Körfez Depremi Konulu Fotoğraf Sergisi


Tufan Dinarlı’nın 18. Kişisel Sergisi olan “Körfez Depremi” Konulu Fotoğraf Sergisi Magnesia Kültür Sanat Derneğinde Açıldı.

Bundan onbir yıl önce yaşanan yirminci yüzyılın en büyük felaketi olarak adlandırılan olay, belgesel fotoğrafçı Tufan Dinarlı’nın objektifinden geleceğe taşındı.

Depremden hemen sonra körfez bölgesine giden belgesel fotoğraf sanatçısı Tufan Dinarlı orada kaldığı süre içerisinde çektiği fotoğrafları sergilerken şunları söyledi; 1999 yılında meydana gelen körfez depreminde çekilen fotoğraflar onbirinci yılında Söke de Magnesia Kültür Sanat Derneğinde sergilendi ve video saydam gösterisi yapıldı.

“Böylesine acı olayları belgelemek fotoğrafçılar için oldukça zor bir konu, fakat onları sunmak da en az belgelemek kadar zor bir iş. Zorluğu şuradan kaynaklanıyor: öncelikle sunacağınız fotoğraflara dikkat etmeniz gerekiyor, büyük bir dram ve üzüntü var ve bunu çektiğiniz karelerde insanlara yansıtmalısınız, ama bu dramı ve üzüntüyü yaşayan insanları, tekrar üzmeden, yeni şoklara sebep olmadan başka insanlara sunmalısınız.Ve belgesel bir fotoğrafçı olarak “gerçek”i de göz ardı etmemeniz gerekiyor.  
Bütün bunlara dikkat etmeğe gerek var mı? Yoksa bir televizyon sunucusunun söylediği gibi “kan var mı? Kan” söylemi, sizin çektiğiniz görüntüyü insanlarla paylaşmanız için tek ölçüt olabilir mi?

 

Amacınız insanları şok ederek gündem yaratmak ise, evet bu yöntem olur, ama böyle yapınca insanların acısını çoğaltmaktan başka bir şey yapmamış olursunuz. Oysaki yapılması gereken acıyı paylaşmak ve azaltmak olmalıdır, çoğaltmak değil… İşte körfez depreminin onbirinci yılında bu sergi ve kitap bu düşünceler ışığında insanlarla buluştu.”Dedi.

“Körfez Depremi” isimli fotoğraf sergisi 25 Mart 2010 gününe kadar Söke de Magnesia Kültür Sanat Derneği sergi salonunda gezilebilir.

Adres:Magnesia Kültür Sanat Derneği

Balcı Sokak, Tuntaş İşhanı kat.3 Söke-Aydın

“Körfez Depremi”isimli fotoğraf albümünü satın almak için tıklayınız

Sergiyi Online Gezmek İçin Tıklayınız

Dışarıdan Bakan

Başbakan Erdoğan bugünkü AKP grup konuşmasında, dışarıdan bakan ataması ile ilgili olarak Devlet Bahçeli’nin

“Elbette Meclis dışından hükümete giren yeni Bakan’ın akademik kimliğine ve uzmanlığına saygı duyuyoruz. Ancak hükümete milletvekili olmayan birisinin atanmasının, Başbakan’ın Cumhurbaşkanlığı sürecinde göstermiş olduğu milli egemenlik vurgusuyla ve Cumhurbaşkanı’nın Meclis içinden seçilme yönündeki ısrarıyla çeliştiğini ifade etmek isterim.”

dediği sözlere cevap verdi.

aynen şunları söyledi:

“Kabineye dışarıdan bakan almayı egemenlik ilkeleri aykırı bulan” Sayın Devlet Bahçeli, önce bir aynaya bakacaksın. Kendi koalisyonunda ülkeyi batırırken(abç), Derviş’i dışardan aldınız.”

şimdi bu hakikaten ilginç bir söylem,  yani insana sormazlar mı?

Sayın başbakan sen de mi ülkeyi batırıyorsun da onun için mi dışarıdan bakan aldın diye?

Havada Uçan Ayakkabı

Gazetecinin pabucu Bush doğru giderken ABD savaşı aslında şimdi kaybettiÇünkü Bush eğildi, kendini korumak için eğildi ama fark etmez bütün Irak halkı ve Dünya tv lerden bu görüntüyü izledi ve anladılar ki Bush da olsa fark etmez tehlike karşısında ABD nin deyimi ile “kartal bir” bile olsan eğiliyormuşsun.

Aslında ıraklıların sevinci bundan ileri geliyor, şu an ülke hala işgal altında, daha uzun mücadele ve kavga verilmesi gerekiyor ama
Savaşın “moral” üstünlüğü ırak halkına geçti, çünkü dünyanın en büyük ve güçlü devletinin başkanını eğilirken gördüler, doğrudur kendini korumak istedi ve içgüdüsel olarak eğildi ama meselede bu ya “kendini korumak” demek ki süper güç bile olsan kendini “koruman” gerekiyor, yani “dokunulmaz” değilsin.
Sanırım gazetecinin ikinci ayakkabısını fırlatma sebebi de bu olsa gerek o da Bush un eğildiğini gördü ve bundan cesaret alarak ikinciyi fırlattı.

Iraklılar TV de bunu gördüler, bu herkesin bildiği hikâyede ki gibi çocuğun “kral çıplak” diye bağırması gibi bir şey ve birden herkes kralı çırılçıplak olarak görür,
Bir ıraklı için durumu bu görüntülerden sonra şöyle özetleyebiliriz “dünyanın efendisine dokunabiliyorsa artık her şey mümkün!”

Bundan dolayıdır ki bana kalırsa ABD Irak savaşını asıl şimdi kaybetti,

Oysa işgalin nasıl başlayıp bittiğini hatırlarsınız, bizim meclisin teknik bir hata sonucu izin vermediği Irak işgali Kuveytten başlamıştı Umr Kasr ve Basra kentleri günlerce işgale direnmiş burada direnişi kıramayan ABD çölden ilerlemiş ve asıl işleri ülkesini ve Bağdatı savunmak olan ancak bunun yerine kendini düşmana satan üst düzey generaller vasıtasıyla bir tek kurşun bile atmadan 19 Mart 2003 de Bağdata girmişti

Ve bütün dünya Firdevs meydanındaki saddamın heykelinin yıkılışın tv den izlerken elinde ayakkabı ile saddamın heykelinin kafasına vuran bir çocuk gözlere takılmıştı,
İronik değil mi?
O gün ayakkabısı ile Saddamı uğurlayan Irak şimdi de başka bir ayakkabı ile Bush u (hem Irak’tan hem de ABD başkanlığından) uğurluyor.
Bir başka ironi ise Irakta kitle imha silahları var onları yok edeceğiz diyerek dünya kamuoyuna tv kanalları vasıtasıyla yalan söyleyerek Irakı işgal edenlerin yine tv vasıtasıyla –genel geçer bir deyişle- “karizmayı çizdirmeleri”

Şimdi gazeteciyi kınayan gazeteci kuruluşları var, bizim açımızdan bakınca yaptığı yanlıştır demek mümkün, bir gazetecinin en etkili silahı kalemidir, gazeteci objektif olmak zorundadır, bir gazeteci herhangi siyasi parti üyesi olamaz.

Gazetecinin güvenilir olması ve sözünün dinlenmesi için, dik durmalıdır, dik duranların yanında olmalıdır, iktidarın hükümetin ya da belediyenin yanında olamaz, normal şartlarda bunların hepsi doğrudur;
Ama ya ülkeniz işgal altında ise…

ABD Irakı işgal etti, şimdi ayakkabıyı fırlatan ıraklı gazeteci Muntadar Al-Zeidi nasıl diyebiliriz ki “senin en etkili silahın kalemin” kardeşim “yaz işte…”
beş yılda bir buçuk milyon ıraklı öldürülmüş, “yaz” demek, bu sözler yeterli kalır mı?

Düşünün ilk kurşunu sıktığı söylenen gazeteci Hasan Tahsine ne diyebiliriz…

Ve havada uçan ayakkabının bize de öğrettiği bir ders var.
İşgal altındaki bir ülkede bile ABD gazetecileri “bu bizden” “bu değil” diye ayırmıyor, yani “akreditasyona” tabi tutmuyor, yani işgal edilmiş Irak topraklarında gazetecilerin Türkiye de olduğundan fazla özgürlüğü var.

Türkiye de muhalif gazeteciler Başbakan Erdoğanın emri ile Başbakanlığı alınmaz iken Irak ta, muhalif bile olsa ABD Başkanı Bush un basın toplantısına girebiliyor.
Bu da bizim dersimiz.
Ve mizah;
Başbakana ayakkabı meselesini sorumuşlar cevap olarak “hamdolsun ayakkabı Bush’u teğet geçti” demiş

Kadına Yönelik Şiddete Karşı ULUSLARARASI MÜCADELE GÜNÜ



KADINA YÖNELİK ŞİDDETE KARŞI ULUSLARARASI MÜCADELE GÜNÜ VE BİR ŞİDDET TÜRÜ OLARAK MOBBİNG (YILDIRMA)

25 Kasım dünyada Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak anılıyor,

Kadına yönelik şiddet de dayak, küfür vs. gibi şiddet türleri toplumun geniş bir kesiminde oldukça yaygın ancak şiddetin az bilinen ama gittikçe yaygınlaşan bir türüne dikkat çekmek istiyorum,

Dünyada ve ülkemizde okuyanların sayısının artması, kentleşme ve bunun sonucu sanayileşme ile “Beyaz Yakalı” tabir edilen hizmet sektöründe çalışanların sayısı hızla artmış bu beraberinde ev de ve işyerinde yaşanan dünya ve bizim için yeni bir sorunu beraberinde getirmiştir.

Bu da genel anlamı ile “Psikolojik Şiddet” ya da yeni bir kavram olarak “Mobbing (yıldırma) ” adı ile isimlendirilmiştir.

Psikolojik şiddet nedir?
“bireyin psikolojik sağlık durumunu olumsuz yönde etkileyen, onu üzen, bireyin kendisini baskı ve tehdit altında hissetmesine neden olan her tür tutum ve davranış psikolojik anlamda şiddettir”

Bu çok genel konuyu biraz daraltmak gerekirse; genellikle okumuş kadınlar ve erkekler arasında yaşanan ancak şiddet in bir türü olduğu algılanmayan konu olan “aşağılama” dan söz etmek istiyorum.

En basit tanımlama ile söylemek gerekirse pek çok erkeğin kadınlar için söylediği “ben bilirim sen ne anlarsın” diye ifade edilen söylem biçimi.

Ya da örneğin aynı iş yerinde çalışan karı koca arasında yapılan işteki en basit yanlışlıkların bile kadına yüklenmesi ve kadının yetersizliğini vurgulayarak onu iş yerinde ve aile içinde “küçük düşürmek” veya “aşağılamak” da psikolojik şiddet veya bir tür mobbing (yıldırma) olarak tanımlanır.

Mobbing nedir;
Mobbing, Latincede “kararsız kalabalık” anlamına gelen “mobile vulgus” sözcüğünden türeyen “mob” sözcüğü, İngilizce “Kanun dışı şiddet uygulayan düzensiz kalabalık veya çete” anlamına gelmektedir.
İngilizce eylem biçimi olan “mobbing” ise; psikolojik şiddet, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı verme anlamına gelmektedir.

Günümüzde ise öncelikle büyük şirketlerde, gruplarda veya kontrolün zayıf olduğu örgütlerde ya da aile içerisinde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulaması olarak tanımlanıyor.
Mobbing kavramı 1980’lerde Endüstri psikologu Heinz Leyman tarafından tanımlanarak iş yaşamında kullanılmaya başlandı. Mobbing üzerine devam eden çalışmalar 1990’larda özellikle Avrupa’da hız kazandı. Mobbing tanımı yapılmadan önce de işyerlerinde psikolojik yıldırmanın olduğu, sistemli bir şekilde yapıldığı bilinen bir gerçek.

“Mobbing sözcüğü önceleri çocukların birbiriyle olan zorbalık ilişkilerini tanımlamakta kullanılmıştır. İşyerlerinde de 1950-1960’lı yıllarda yapılan araştırmalar, mobbingin sadece çocuklar arasında yaşanmadığını ortaya koymuştur.”

“Mobbing duygusal bir saldırıdır. Yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden, taciz, rahatsız etme ve kötü davranış yoluyla herhangi bir kişiye yönelen saldırganlıktır. Kişiyi iş yaşamından dışlamak amacıyla kasıtlı olarak yapılır. Kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başlar. İşveren ima ve alayla, karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeye yönelik saldırgan bir ortam yaratarak kişiyi işten ayrılmaya zorlar.”

Mobbing Sürecinin Aktörleri
A. Mobbing uygulayanlar (zorbalar)
B. Mobbing mağdurları (kurbanlar)
C. Mobbing izleyicileri

“Mobbinge Uğrayanların Genel Özellikleri

Mobbing(yıldırma) genellikle;

* İşini çok iyi, hatta mükemmel yapan;
* İlişkileri olumlu olan ve çevresindekilerce sevilen;
* Çalışma ilkeleri ve değerleri sağlam, bunlardan ödün vermeyen;
* Dürüst ve güvenilir, kuruluşa sadık;
* Bağımsız ve yaratıcı;
* Zorbanın yeteneklerinden üstün özelliklere sahip olan kişilere yöneliyor. Ama kimi zaman, işyerinde sessiz, iletişim kuramayanlar da mobbingin hedefi olabiliyor.

Zorbalar ise, aşırı kontrolcü, korkak, nevrotik ve iktidar açlığı olan kişiler olarak tanımlanıyor. (Leymann)
Mobbing, işin akışına ya da bir davranışa ilişkin bir anlaşmazlıkla başlar. Daha sonra zorbanın saldırgan eylemleriyle devam eder, saldırganlığa zorbanın dışında yönetim veya iş arkadaşları da katılabilir. Bir sonraki aşamada kurban, sorunun kaynağı, problemli ya da akıl hastası olarak damgalanır. Süreç, işe son verilmesi ya da kişinin ayrılması ile tamamlanır. Bu sonuç, çoğunlukla mobbingin bitmesi anlamına gelmez, çünkü benzer bir iş kolunda çalışmak zorunda olan kişi kötü huylu, asi ya da işten anlamaz olarak damgalanarak referansları kirlenmiş olur.

Mobbing uygulayan kişilerin ve kurbanların kişilik özellikleri ve işyeri koşulları mobbingin nedenlerini açıklıyor. Leyman bunları dört başlık altında topluyor:

1. Kişileri grup kuralını kabul etmeye zorlamak
2. Düşmanlıktan hoşlanmak
3. Can sıkıntısı içinde zevk arayışı
4. Önyargıları pekiştirmek

Ek olarak mobbing uygulayanın kötü kişiliği ve patron olarak bunu hak olarak görmesi, şişirilmiş benmerkezcilik, narsist kişilik, çocukluk travmaları da sayılabilir.

Bodsky Taciz edilmiş çalışan adlı kitabında, “taciz ya da rahatsız etme, insanların kendilerini ayrı tutma ve ayrıcalıklarını koruma için kurulu bir işleyişin olmadığı zaman başvurdukları bir yoldur” şeklinde tanımlamaktadır.

Mobbing davranış biçimleri sınıflandırılması;

1. Kendini göstermeyi ve iletişim oluşumunu etkilemek: Sözünüz kesilir, yaptığınız iş sürekli eleştirilir, jest ve bakışlarla ilişki kesilir, yazılı ve telefonda tehditler vs.
2. Sosyal ilişkilere saldırı: Kimse sizinle konuşmaz, diğerlerinden ayrılmış bir işyeri verilir, çalışanların sizinle ilişkiye geçmeleri yasaklanır, orada değilmişsiniz gibi davranılır.
3. İtibarınıza saldırı: Arkanızdan kötü konuşulur, asılsız söylentiler çıkarılır, kararlarınız sürekli sorgulanır, özgüveninizi olumsuz etkileyen bir iş yapmaya zorlanırsınız.
4. Kişinin yaşam kalitesi ve mesleki durumuna saldırı: Hiçbir özel göreviniz yoktur, sürdürmeniz için anlamsız ve sahip olduğunuzdan daha az nitelik gerektiren işler verilir, işiniz sürekli değiştirilir, özgüveninizi etkileyecek şekilde işler verilir.
5. Kişinin sağlığına doğrudan saldırı: Fiziksel olarak ağır işler yapmaya zorlanırsınız, fiziksel şiddet tehditleri yapılır, doğrudan cinsel taciz ve fiziksel zarar görürsünüz.

Çalışanların Karşılaşabileceği Olaylar;

1. Çalışanların şerefi, doğruluğu, güvenilirliği ve mesleki yeterliliğine saldırılar başlar. (Mesleki yeterlilik sorgulandığı zaman bu, o kişiye güvenilemeyeceği anlamına da gelir. Eğer kişiye güvenilmiyorsa yaptığı iş de değersizdir, kendisi de..)
2. Olumsuz, küçük düşürücü, yıldırıcı, taciz edici, kontrol edici iletişim kurulur. (Verilen süre içinde başarılması zor görevler vermek, izole edilmek, bilginin saklanması, kuralların sıkça değiştirilmesi.)
3. Doğrudan ve dolaylı, gizli veya açık yapılması. (Göz teması kurulmaz, kişi tutarsız gösterilir, görmezden gelinir, yetkileri azaltılır.)
4. Bir veya birkaç kişi tarafından yapılması. (Bu duruma bazen yöneticiler ve çalışanlar da katılır.)
5. Sürekli, çoklu ve sistemli bir biçimde zaman içinde yapılması. (Mobbingin sıklığı ve süresi zararı büyütür.)
6. Hatalı olanın kurbanmış gibi gösterilmesi. (Aniden yetersizmiş gibi gösterilen kişiyle ilgili, önceden şikâyet konusu olmayan bazı hatalar sorun yaratmaya başlar.)
7. Kurbanın itibarını kaybetmeye, kafasını karıştırmaya, yıldırmaya, yalıtmaya yönelik olması ve teslim olmaya zorlaması. (Utandırma eylemleri yapılır.)
8. Kişiyi dışlama niyetiyle yapılması.
9. İşyerinden ayrılmayı kurbanın tercihiymiş gibi göstermek.
10. Örgüt yönetimi tarafından hoş görülmesi, kışkırtılması, teşvik edilmesi. (Çare aramak için başvurulan merciler kişiyi reddeder.)

Mobbingin (Yıldırmanın) Kurbanın Üzerindeki Etkileri

Mobbing insanın mesleki bütünlük ve benlik duygusunu zedeler, kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırır, paranoyaya ve kafa karışıklığına neden olur, kurban kendine güven duygusunu yitirir, kendisini yalıtabilir, huzursuzluk, korku, utanç, öfke ve endişe duyguları yaşar. Mobbing, ağlama, uyku bozuklukları, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar giden sağlık sorunları ve travma sonrası stres bozukluğu yaratabilir.

Western Washington Üniversitesi profesörlerinden sosyal psikolog Gary Namie’ye göre, zorbalık kurbanlarının % 41’i bunalıma giriyor, kadınların % 31’i, erkeklerin % 21’i Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) teşhisiyle bir kez daha işyerine dönemeyerek çalışamaz oluyor. Tam anlamıyla çalışanın kuruma ve topluma olan katkısı sıfırlanıyor.
Mobbing kişilere zarar verdiği kadar örgütlere ya da şirketlere de psikolojik ve ekonomik maliyet yükleyerek zarar veriyor bunları genel başlıkları altında toplamak gerekirse;

Mobbingin Örgütlere Psikolojik Maliyetleri
• Bireyler arası anlaşmazlık ve çatışmalar,
• Olumsuz örgüt iklimi,
• Örgüt kültürü ve değerlerinde çöküş,
• Güvensizlik ortamı,
• Genel saygı duygularında azalma,
• Çalışanlarda isteksizlik nedeniyle yaratıcılığın azalması,

Mobbingin Örgütlere Ekonomik Maliyetleri
• Hastalık izinlerinin artması,
• Yetişmiş işgücünün örgütten ayrılması,
• İşten ayrılmaların artmasıyla yeni çalışan alımının getirdiği maliyet,
• İşten ayrılmaların artmasıyla eğitim etkinliklerinin maliyeti,
• Genel performans düşüklüğü,
• İş kalitesinde düşüklük,
• Çalışanlara ödenen tazminatlar,
• İşsizlik maliyetleri,
• Yasal işlem ve mahkeme masrafları,
• Erken emeklilik ödemeleri,

Durdurulabilir ya da engellenebilir mi?

Durdurmak ya da engellemekten önce sorunun varlığını anlamak gerekir. Konu, Türkiye’de ne yasal olarak tanımlanmış ne de bilinen bir olgu haline gelebilmiştir. Sınırlı sayıda insan kaynakları uzmanı ve sayılı psikologun dışında ne sendikalar ne de çalışma bakanlığı böyle bir sorunu gündemine almamıştır. Bu durumda sendikaya danışıldığında ya sorun anlaşılmayacak ya da işyerlerinin doğal bir süreci olarak görülecektir. Çünkü yaygın işsizlik ortamında başka birinin çalıştırılmak istenmesi mümkündür ve sırf bu nedenle bu tip davranışlar sergileniyor olabilir. Mobbing aslında sıkça karşılaşılan yıldırma kavramından çok uzak gibi görünmese de, yıldırma olgusu genel kabul görmüş ve engellenmesi için çalışılmayan bir konu olduğu için, hem olayın psikolojik boyutlarının hem de korunma ve önlemlerin öne çıkarılması açısında mobbing kullanılmaktadır.
Engelleme yönetimleri

Mobbing kurbanlarına, yeni bir iş araması, yardım alması, kendini yalıtmaması, özgüvenini geliştirmesi, olasılıkları hatırlaması, yaraları sarmaya çalışması, yasal işlem yapması ve sendikaya başvurması önerilmektedir.

Mobbingin psikolojik bir saldırı olduğu düşünülürse psikolojik savunma yöntemleri geliştirmek büyük önem taşımaktadır. Böylece alınan yaranın derinleşmesi önlenebilir ve kişi, iş yaşamının dışına atılmaktan kendini kurtarabilir.

Mobbingle (yıldırma)ile karşılaşanların yapması gerekenler

* Zorbaya açıkça duruma itiraz ettiğinizi söyleyin, taciz edici söz ve davranışlarını durdurmasını isteyin. Yanınızda güvendiğiniz ve gerekirse tanıklık edebilecek bir iş arkadaşınız bulunsun.
* Olayları, verilen anlamsız emirleri ve uygulamaları yazılı olarak kaydedin.
* İlk fırsatta zorbayı yetkili birine rapor edin, eşitiniz ise üstünüze, üstünüz ise yönetim kurulu ve insan kaynaklarına durumu açıkça ve kanıtlarıyla bildirin.
* Gerekiyorsa, tıbbi ve psikolojik yardım alın. Hem yardımcı olacaktır, hem de kanıt oluşturacaktır.
* Şikâyetiniz hakkında kuruluşunuz içinde ne yapıldığını araştırın.
* İş arkadaşlarınızla durumunuzu paylaşın, onlar da aynı şekilde rahatsız olabilirler, grupça başvurmanız daha etkili olabilir.

Bunlar mobbingi bir bütün olarak durdurmuyorsa hukuksal başvuru için elinizde yeterince malzeme toplanmış olur. Suç olarak tanımlanması da uygulamaların azalmasında katkı sağlayacaktır. Hem mobbingcilerin geri çekilmesini sağlayacak hem de kurbanların çaresiz kalmasını engelleyecektir.

Avrupa’da konuyla ilgili çok sayıda dava bulunmakta ve ağır para cezaları uygulanmaktadır. Benzer davaların Türkiye’de de açılmasının sağlanması, mobbing konusunda bir bilinç oluşturulması ve işverenin keyfi davranışlarının sınırlandırılması ve son kertede ortadan kaldırılması, sendikaların bu konuda etkinliklerinin artırılması mobbingin azaltılması yönünde önemli bir adım olacaktır.

Türkiye’de mobbing davaları açılmaya başlanmış olup, Şubat 2006’da Jeoloji Mühendisleri Odasına dava açan Tülin Yıldırım bu davayı Aralık 2006’da kazanarak ilk örneği oluşturmuştur. JMO tarafından Yargıtay’a itiraz edilen karar, mahkeme tarafından da Temmuz 2008’de onanması ardından hukuki olarak mobbing davalarının önünü açmıştır.”

Yararlanılan kaynaklar:
http://www.mobbingturkiye.net/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mobbing
http://www.hukuki.net/forum/
http://blog.milliyet.com.tr/
Mobbing – Dr. Necati CEMALOĞLU
“Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni” Yazan: Oktay Eser, İstanbul Kültür Üniversitesi

Kimlere Oy Vermeyeceğim, Neden?

KİMLERE OY VERMEYECEĞİM, NEDEN?

Yazan: TUFAN DİNARLI

Genel seçimler geldi, pazar günü herkes oyunu kullanacak, önümüzdeki beş yıl için bizi yönetecek olan insanları seçeceğiz, gerçi çarpık seçim sistemi bizi temsil edecek olanları meclise sokmayabiliyor ama bu seçimler biraz farklı olacak gibi.

Bu seçimlerde yaşı 18’i doldurmuş pek çok genç arkadaşım oy kullanacak, onların okuduğu tarih kitaplarında Türkiye nin yakın tarihi 1950 li yıllarda bitiyor bundan dolayıda pek yakın tarihi bilmiyorlar.

Ben Aydın ilinde oyumu kullanacağım, yazımı okurken bunu dikkate almanızı öneririm.

Bugünkü yazıma biraz yakın tarihte yaşadığımız olaylardan söz ederek başlamak istiyorum. Hem bir hafıza turu olur hem de oy verirken nelere dikkat edeceğimi anlatmış olurum belki okuyanlara da faydası dokunur.

HANGİ PARTİLERE OY VERMEM, NEDEN?

Yaşadıklarımızı kısaca hatırlatmak için AKP nin son dört buçuk yılda yaptıklarını ve neden oy vermeyeceğimi, geçen gün yazdım (*)

Bugün GP’den Başlayayım

GP ye neden oy vermeyeceğim, efendim genel başkanı yakışıklı imiş eh! doğru vallahi hani artist mektebine oyuncu seçimi olsa, hemen oy verirdim ama bu milletvekili seçimi, görsellik yetmiyor ki.

ABD yi dolandırmış eh! Bu da doğru, şimdi “ne olmuş da dolandırmış sanki diğerleri yapmıyor mu?” diyenlere sadece şunu diyebilirim, yani bu söz bile “ulan elime fırsat geçse bende yaparım” gibi bir mantık içeriyor ki, bana uygun düşmeyen bir yaklaşım biçimi,

Dün ABD yi dolandıran yarın Türkiye’yi dolandırır diyeceğim ama diyemiyorum çünkü dün hem ABD yi hem Türkiyeyi zaten dolandırıp kaçtı ailesi.( İmar Bankası, Adabank, ÇEAŞ, Metaş, Kepez, Ofşor Hesaplar, olmayan hazine bonoları ama var olan bono mağdurları vs.)

Efendim zengin miş doğru da, o kadar dolandırıp soyan birisinin fakir olması zaten beklenemez öyle değil mi?

Hani kendisi yargılansın bu işlerde bir suçu olup olmadığı hukuken ortaya çıksın, eh! o zaman yeniden mercek altına alabilirim.

Biz siyasetteki kirli siyasileri temizlemek için uğraşırken kirli elli insanları siyasete sokmanın gereği yok.

Demokrat Parti’ye (DP) ye Neden Oy Vermeyeceğim?

Yukarıda siyaseti temizlemekten söz ettim de aklıma geldi hani şu “Karanlık İçin Bir Dakika Aydınlık” kampanyasını hatırlayan var mı? Hükümette kim var dı? da içişleri bakanı kim di de ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa trafik kazası sonucu bir bakan istifa etmiş ti de hatırladınız mı? Kim di?

Mehmet Ağar dediğinizi duyar gibi oluyorum, evet doğrudur, şimdi ki DP genel başkanı olan kişi, zamanında Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı yapmıştı da bu süre içerisinde Türkiye de faili meçhul 17000 -yazıyla onyedibin Aydın, Solcu, Kürt- kişi ölmüştü ve hâlen failleri meçhul

Kayıtlara geçen, faili meçhuller bunlar, hani şöyle yaklaşık bir hesap yapsak Söke nüfusunun neredeyse dörtte biri kadar insanın akıbeti meçhul

Ama ne olmuştu, Susurluktan sonra bu faili meçhuller bıçak gibi kesilmişti. Ve 28 Şubat darbesiyle de kampanya bitirilmişti.

Evet, bu askeri darbeler zaten hep suçlulardan hesap sormayı engelliyor ilk olarak.(bkz Tahsin Şahinkaya örneği vd.)

O dönemde ülkeyi yöneten Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın ve İç İşleri Bakanı Mehmet Ağar dan henüz bu konuda hesap veren olmadı

Gördüğünüz gibi siyaseti temizlemek kolay olmuyor, sanırım yukarıdaki açıklamalar DP ye neden oy vermeyeceğimi yeteri kadar anlatmıştır.

MHP ye oy vermeyi zaten düşünmem bile, yıllarca Solcuların kanı üzerinden siyaset yapan bir siyasi parti şimdi de Kürt’lerin kanı üzerinden siyaset yapmayı hedeflemiş bunu ilan ediyor, ben barışsever bir insanım siyasetin politika ile barış içinde yapılmasına tarafım bundan dolayı da bu parti benim için bir tercih bile olamaz

Evet, şimdi gelelim yıllardır zaten sol gösterip sağ vuran bir partiye sırada CHP var;

Sol bir parti nasıl olmalıdır, insan haklarına saygılı, toplumsal barıştan yana olan, toplumun daha ileri gitmesi için sosyal gelişimini sağlamayı hedefleyen, siyaseti sivillerin(ama elbisesi sivil değil kafası sivil olanların) yapmasına zemin hazırlayan, darbeleri desteklemeyen –aksine onlara karşı durup hesap soran- bir parti olmalıdır,

Peki bu yukarıda saydıklarımın hangisi CHP ye uyuyor, HİÇBİRİSİ.

Burada sözü başka bir partinin seçim bildirisine bırakmak istiyorum:

“CHP’YE OY VERMEYİ DÜŞÜNENLER SÖZÜMÜZ SİZE!

– Oy vermeyi düşündüğünüz parti, “oyları bölmeyin CHP’yi destekleyin” demektedir. CHP’nin oy istedikleri solculardır. Ama CHP solcu bir parti değildir. CHP yıllardır solun oylarını çalmaktadır. CHP oy hırsızı bir partidir.

Zorunluluktan oy vermeyi düşündüğünüz CHP’ye verilecek oylar boşa gidecek. CHP’nin bu gidişata dur deme, bazı şeyleri değiştirme iddiası yok. Tam tersine, CHP bugünkü düzenin korunması için oy istiyor, toplumdaki değişim arayışını din tüccarı AKP’ye terk ediyor.”

Yukarıda yaptığım alıntı, TKP nin seçim için dağıttığı broşürden,

Burada yazılanların hepsine katılıyorum ve yukarıda yazdıklarımdan dolayı da CHP’ye oy vermiyorum

Şimdi bu yazılarını yayınladım diye zannetmeyin ki TKP ye oy vereceğim, öylesine çantada keklik bir durum yok, eleştiriye devam:

SIRADA SOL PARTİLER VAR:

ÖDP ile başlayayım “hepimiz ayrı pencereden aynı gökyüzüne bakıyoruz o halde birleşelim” diye başladılar, ama herhalde içeri giren ışığı çok gördüler ki bütün pencereleri birer birer kapatıp yine tek bir pencereden, üstelik bu sefer şaşı bakmaya başladılar.

Hatta şaşkınlıkta kantarın topuzunu öyle bir kaçırdılar ki;

İkinci kez Genel başkan seçtikleri Ufuk Uras, seçimlere bağımsız katılınca onu seçen parti meclisi onu görevden alarak ceza vermeye kalktı ama durum komik bir hal alınca karar eskiye uygulanmaz dendi, şimdi Ufuk Uras bağımsız milletvekili adayı ama ÖDP ayrıca seçimlere katılıyor, su solcuların şaşkını hak’katen de bir şaşkın oluyor yani

Bu durumda bu partiye de oy veremiyorum ne yazık ki, diğer pencereleri de açarlarsa bir ihtimal o zaman ayrıca değerlendirmek gerekir.

Evet, sırada, Aydın ilinde seçime katılan, gerçekten sol da olan tek parti ile sol bağımsız aday kaldı.

TKP ve bir de, sosyalist platformu oluşturan DTP, EMEP ve SDP’ nin desteklediği Bin Umut Aydın Bağımsız Milletvekili Adayı Tacettin Karagöz

Peki, ama yukarıda TKP ye de oy vermeyeceğimi yazmıştım, nedenini anlatayım efendim.

Biraz daha yukarıda barışsever bir insan olduğumu yazmıştım, TKP ile ilgisi ise bundan bir süre önce yurtsever cepheyi kurdular.

Ve yıllarca Milliyetçi Cephelerden çekmiş bir kuşağın insanı olarak bu cepheleşme işi beni her zaman rahatsız etmiştir, hep aklıma şu sorular gelmiştir cephe varsa savaş ve düşman da vardır kim peki, neden düşman, farklı fikirleri taşıdığı için mi? farklı fikirlere neden tahammül edemiyoruz solcuların hoşgörülü olması gerekmez mi?

Bütün bu sorularla bu seçim de, İLKESEL olarak TKP ile yollarımız ayrılmış oluyor,

Gerçi bizim insanımız bu ilkeli tartışma konusuna biraz mesafelidir, şöyle ki sağ partiler yıllardır, vatan-millet edebiyatı yaparla da sonra vatanı satarlar, milleti soyarlar, bankaları batırırlar, kriz çıkarırlar, halkı yoksullaştırırlar, işte yukarıda ki örnekleri gördüğünüz gibi insanlarımız hırsızlara bile oy vermeyi düşünürlerde,

Ancak, solcular biraz tartıştımı bizim insanımız “-yahu bunlar yine kavga ediyor” der ve oyunu koşarak sağ partilere verir (bakınız bundan önce yapılmış seçimler…).

Evet, CHP ye oy vermek zorunda kalanlar ve vicdanen vermek istemeyenler, gerçekten sol bir partiye oy vermek isteyenler için alternatif siyasi partinin şimdilik TKP olduğunu söyleyebilirim.

Şu adil olmayan ama bir türlü kaldırılamayan %10 barajından dolayı diğer partiler hakkındaki düşüncelerimi yazmıyorum.

BAĞIMSIZLAR İÇİN BİRKAÇ SÖZÜM VAR;

Karşılaştığım veya seçim broşürünü gördüğüm adaylar arasında, seçilirse ne yapacağını yazan kimseyi görmedim, herkes kendini tanıtan bir broşür bastırmış, tamam, bu gerekli ama yeterli değil,

Yaygın medya bağımsızlar yokmuş gibi hareket ediyor ve onlarla ilgili pek az haber yapılıyor bu da bağımsızların kendilerini tanıtmalarını zorlaştırıyor, ancak yine de oy vereceğim insanın meclise gittiği zaman ne yapacağını ve ne tavır alacağını da bilmem gerekir ki düşüncelerini beğenirsem oy vereyim, beğenmezsem ve de seçilirse de “neden?” diye hesap sorayım? Öyle Genç Parti gibi “okuyan yok ki” dememek lazım, Pek ala okuyan da var hesap soran da.

SONUÇ OLARAK

Evet, efendim buraya kadar yazımı okuyarak sabırla geldi iseniz şimdi bütün bunlardan sonra seçimlerde kime oy vereceğimi merak ediyorsanız söyleyeyim; henüz karar veremedim.

Yukarıda yazdıklarım kimlere neden oy vermeyeceğim ile ilgili idi, şimdi ise karar vermek için neleri dikkate almam, hangi İLKE’lerle hareket etmem gerektiğini biliyorum.

Öncelikle oy vereceğim adayın, toplumda, çatışmayı değil barışı destekleyen bir aday olmasını istiyorum, yani açık ve net bir şekilde BARIŞ’I SAVUNMALI,

İkinci olarak sadece barışı savunması ve desteklemesi de yeterli değil aynı zamanda SAVAŞA DA KARŞI OLMALI,

Son olarak, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DEMOKRAT, DÜRÜST, NAMUSLU OLMALI

Ben oyumu bu özellikleri taşıyan kişi ya da partiye vereceğim, ancak son ana kadar bu konuda ikna olmazsam oyumu boş olarak vereceğim.

(*) 13 Temmuz tarihli Gerçek gazetesi, ”Mağdurum, mağdursun, mağdur. AKP nereye kadar?” başlıklı yazım.

Nazım Hikmet Ölüm Yıldönümünde Anıldı

NAZIM HİKMET ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANILDI

“Sevdalınız komünisttir,

on yıldan beri hapistir,

yatar Bursa kalesinde.”

Nazım Hikmet’in “Yatar Bursa Kalesinde ” şiiri böyle başlar yaşamı boyunca komünist olarak kalmış olan Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümeti tarafından pasif bir göreve atanmış, daha sonra yanlışlara yaptığı muhalefet yüzünden yurt dışına kaçmak zorunda bırakılmış. Cumhuriyet kurulurken “demokrasi” unutulduğu(!) için Türkiyeye geldiği yıllarda yazdığı “şiirleri” yüzünden “düşünce suçlusu” olarak yıllarca hapislerde yatmıştır.

 …..

“Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,

en âlâ mertebeye ermiş yatar,

yatar Bursa kalesinde.”

……

Ama, Nazım’ın

“Memleket toprağındadır kökü,

Bedreddin gibi taşır yükü,

yatar Bursa kalesinde.”

…….

Evet kökü memleket toprak’ında olan Nazım ustanın Geçtiğimiz pazar günü – 3 haziran- ölüm yıldönümü idi.

1963 yılında Moskovada ölen usta geçtiğimiz günlerde Söke de Eğitimsen Söke Temcilciliği tarafından üç yıldır yapılan ve artık nerdeyse geleneksel hale gelen bir etkinlikle anıldı.

 Bu yıl ki etkinlik, her yıl olduğu gibi, tamamen amatörler (dikkat! acemiler değil, amatörler ) tarafından hazırlandı, bunların arasında öğretmenler, tiyatrocular ve öğrenciler vardı.

 Bu yılki etkinliği izleyemeyenler yada gelipte yer bulamadığı için geri dönenler de oldu (-ki bu arada istek olursa, belki gecenin tekarı yapılabir.) Nazım Hikmet’i ölüm yıldönümünde anma etkinliki sinevizyon gösterisi ve canlı performansların birlikte sunulduğu bir görsel şölen şeklinde geçti

 Etkinlik için gelenler öncelikle Ayfer Özcanyüz, Birgül Bağcık ve Gültekin Rüzgar’ın resim çalışmalarını izlediler ardından ise, yaklaşık elli dakika kadar süren anma etkinliği izleyen bu oldukça kalabalık topluluk, gösteri bitiminde ise düzenleyenleri ayakta alkışladı.

 Etkinlik Eğitim Sen Söke Temsilciliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Kolları Başkanı Sevay Açıcı Akkan’ın açılış konuşması ile başladı ve Nazım’ın hayatı hakkında bilgiler verdikten sonra etkinliğe katkıda bulunanlara teşekkür ederek konuşmasını bitirdi ardından sinevizyon gösterisi yapıldı ve şiirler okundu.

 Burada bir noktaya değinmekte fayda var Eğitim Sen “katkıda bulunanlara teşekkür etme” kısmını artık dikkatli bir şekilde yapıyor ancak başka bazı etkinliklere bakıyorum da, bu katkıda bulunanlara teşekkür etmek kısmı genellikle es geçiliyor veya hızlı geçiliyor, neden diye sorunca da aldığınız yanıt genellikle, “izleyici bunun uzun olmasını pek sevmez”, şeklinde bir cevap veriliyor. O zaman izleyiciye bir kaç söz söylemek gerekiyor;

 Katkıda bulunanların tamamı bu işi gönüllü bir şekilde yapıyor, hiç bir karşılık beklemeden ve kendine ait zamanı başkalarına ayırarak, aslında büyük bir özveri de bulunuyor, yaşama sadece izleyici olarak değil ayrıca üretici olarak da katılıyor ki, bu en önemli kısım, bunun için izleyenlerin, en azından bu harcanan emeğe saygıdan dolayı katkıda bulunanlara teşekkürü mutlaka dinleyip, kimlerin ürettiğini öğrenmesi ve onları desteklemesi açısından yararlı olduğunu düşünüyorum –ki bu isimler okunduktan sonra küçük bir alkışla bu kişileri de desteklediklerini gösterebilirler-

 ve tabi daha da güzeli siz de katkıda bulunun sizinde isiminiz teşekkür kısmında okunsun.

 Bu dinletide şiirleri Nurcan Erdoğan, Fatih Erdoğan, Alper Esin, Özge Esin, Songül Yılmaz ve Yılmaz Tağaç okudular, sinevizyon gösterisini Mesut Çağlar hazırladı, dramatizeyi ise Söke Belediyesi Şehir Tiyatrosu Oyuncuları ile yönetmenleri Hüseyin Akkaya canlandırdı

evet katkıda bulunan herkese tekrar teşekkürler deyip Nazım’ın “yatar bursa kalesinde”şiirinin son kıt’ası ile bitirelim;

……..

“Yüreği delinip batmadan,

şarkısı tükenip bitmeden,

cennetini kaybetmeden,

yatar Bursa kalesinde.”

“Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”Ya da Hepimiz Savaşa Karşıyız?

“Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”Ya da Hepimiz Savaşa Karşıyız?

Hrant dinkin cenazesinde onbinler “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diye bağırınca, mhp liler ayağa kaltılar “vay bu kişiler şehit cenazelerinde neden yok” “orada niye böyle bağırmıyorlar” diye, oysaki bu kadar kızmalarına gerek yok bu kişiler her yıl dünya barış gününde de “savaşa hayır!” diye bağırıyorlar oradada mhpliler yok, bu yıl dünya barış gününe sizlerde katılın hep beraber “savaşa hayır, barış hemen şimdi!” diye bağıralım ki hem sesimiz daha gür çıksın hemde cenaze arkasından yürümek zorunda kalmayalım

Sloganın ortaya çıkışı hakkında bilgi:

Sloganın tarihini Hürriyet Gazetesi yazarı Hadi Uluengin de, cumartesi günü köşesinde anlattı:

Ulusumuz için ne denli bir onur ve ne denli bir asalet madalyasıdır ki, Hrant Dink’in katlinden beri alnımız “hepimiz Ermeniyiz” sembolüyle pırıldıyor. Aslında, yukarıdaki simgeselliğin kökeni 1943 Ekimine uzanır. Çünkü o tarihte Hitler Almanya’sı, Danimarka halkının ve hükümetinin 1940’taki işgal başından beri Nazilere teslim etmeyi reddettiği Yahudileri mutlaka toplamak kararı aldı. Operasyonları kolaylaştırmak için de, gamalı haç boyunduruğu altındaki diğer yerlerde olduğu gibi, ilk iş olarak Musevilerin göğüslerine sarı Davudi yıldız yerleştirilmesini istedi. Berlin özel temsilcisi Werner Best bunu Danimarka Sarayı’na bir ültimatom olarak sundu.Fakat, pes etmek ne kelime ve tam tersine, Kral 10. Kristian derhal meydan okudu. İşgalci komutana, böyle bir durumda kendisinin ertesi sabahtan itibaren Davudi yıldız dikilmiş resmi üniformayla Kopenhag sokaklarında yürüyüşe çıkacağını bildirdi. Taçlı devlet yöneticisinin yukarıdaki tavrı duyulur duyulmaz da, zaten hiçbir şekilde Nazilerle uzlaşmamış olan ülke ahalisi şu slogan etrafında birleşti: “Hepimiz Yahudiyiz”!