Kimlere Oy Vermeyeceğim, Neden?

KİMLERE OY VERMEYECEĞİM, NEDEN?

Yazan: TUFAN DİNARLI

Genel seçimler geldi, pazar günü herkes oyunu kullanacak, önümüzdeki beş yıl için bizi yönetecek olan insanları seçeceğiz, gerçi çarpık seçim sistemi bizi temsil edecek olanları meclise sokmayabiliyor ama bu seçimler biraz farklı olacak gibi.

Bu seçimlerde yaşı 18’i doldurmuş pek çok genç arkadaşım oy kullanacak, onların okuduğu tarih kitaplarında Türkiye nin yakın tarihi 1950 li yıllarda bitiyor bundan dolayıda pek yakın tarihi bilmiyorlar.

Ben Aydın ilinde oyumu kullanacağım, yazımı okurken bunu dikkate almanızı öneririm.

Bugünkü yazıma biraz yakın tarihte yaşadığımız olaylardan söz ederek başlamak istiyorum. Hem bir hafıza turu olur hem de oy verirken nelere dikkat edeceğimi anlatmış olurum belki okuyanlara da faydası dokunur.

HANGİ PARTİLERE OY VERMEM, NEDEN?

Yaşadıklarımızı kısaca hatırlatmak için AKP nin son dört buçuk yılda yaptıklarını ve neden oy vermeyeceğimi, geçen gün yazdım (*)

Bugün GP’den Başlayayım

GP ye neden oy vermeyeceğim, efendim genel başkanı yakışıklı imiş eh! doğru vallahi hani artist mektebine oyuncu seçimi olsa, hemen oy verirdim ama bu milletvekili seçimi, görsellik yetmiyor ki.

ABD yi dolandırmış eh! Bu da doğru, şimdi “ne olmuş da dolandırmış sanki diğerleri yapmıyor mu?” diyenlere sadece şunu diyebilirim, yani bu söz bile “ulan elime fırsat geçse bende yaparım” gibi bir mantık içeriyor ki, bana uygun düşmeyen bir yaklaşım biçimi,

Dün ABD yi dolandıran yarın Türkiye’yi dolandırır diyeceğim ama diyemiyorum çünkü dün hem ABD yi hem Türkiyeyi zaten dolandırıp kaçtı ailesi.( İmar Bankası, Adabank, ÇEAŞ, Metaş, Kepez, Ofşor Hesaplar, olmayan hazine bonoları ama var olan bono mağdurları vs.)

Efendim zengin miş doğru da, o kadar dolandırıp soyan birisinin fakir olması zaten beklenemez öyle değil mi?

Hani kendisi yargılansın bu işlerde bir suçu olup olmadığı hukuken ortaya çıksın, eh! o zaman yeniden mercek altına alabilirim.

Biz siyasetteki kirli siyasileri temizlemek için uğraşırken kirli elli insanları siyasete sokmanın gereği yok.

Demokrat Parti’ye (DP) ye Neden Oy Vermeyeceğim?

Yukarıda siyaseti temizlemekten söz ettim de aklıma geldi hani şu “Karanlık İçin Bir Dakika Aydınlık” kampanyasını hatırlayan var mı? Hükümette kim var dı? da içişleri bakanı kim di de ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa trafik kazası sonucu bir bakan istifa etmiş ti de hatırladınız mı? Kim di?

Mehmet Ağar dediğinizi duyar gibi oluyorum, evet doğrudur, şimdi ki DP genel başkanı olan kişi, zamanında Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı yapmıştı da bu süre içerisinde Türkiye de faili meçhul 17000 -yazıyla onyedibin Aydın, Solcu, Kürt- kişi ölmüştü ve hâlen failleri meçhul

Kayıtlara geçen, faili meçhuller bunlar, hani şöyle yaklaşık bir hesap yapsak Söke nüfusunun neredeyse dörtte biri kadar insanın akıbeti meçhul

Ama ne olmuştu, Susurluktan sonra bu faili meçhuller bıçak gibi kesilmişti. Ve 28 Şubat darbesiyle de kampanya bitirilmişti.

Evet, bu askeri darbeler zaten hep suçlulardan hesap sormayı engelliyor ilk olarak.(bkz Tahsin Şahinkaya örneği vd.)

O dönemde ülkeyi yöneten Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın ve İç İşleri Bakanı Mehmet Ağar dan henüz bu konuda hesap veren olmadı

Gördüğünüz gibi siyaseti temizlemek kolay olmuyor, sanırım yukarıdaki açıklamalar DP ye neden oy vermeyeceğimi yeteri kadar anlatmıştır.

MHP ye oy vermeyi zaten düşünmem bile, yıllarca Solcuların kanı üzerinden siyaset yapan bir siyasi parti şimdi de Kürt’lerin kanı üzerinden siyaset yapmayı hedeflemiş bunu ilan ediyor, ben barışsever bir insanım siyasetin politika ile barış içinde yapılmasına tarafım bundan dolayı da bu parti benim için bir tercih bile olamaz

Evet, şimdi gelelim yıllardır zaten sol gösterip sağ vuran bir partiye sırada CHP var;

Sol bir parti nasıl olmalıdır, insan haklarına saygılı, toplumsal barıştan yana olan, toplumun daha ileri gitmesi için sosyal gelişimini sağlamayı hedefleyen, siyaseti sivillerin(ama elbisesi sivil değil kafası sivil olanların) yapmasına zemin hazırlayan, darbeleri desteklemeyen –aksine onlara karşı durup hesap soran- bir parti olmalıdır,

Peki bu yukarıda saydıklarımın hangisi CHP ye uyuyor, HİÇBİRİSİ.

Burada sözü başka bir partinin seçim bildirisine bırakmak istiyorum:

“CHP’YE OY VERMEYİ DÜŞÜNENLER SÖZÜMÜZ SİZE!

– Oy vermeyi düşündüğünüz parti, “oyları bölmeyin CHP’yi destekleyin” demektedir. CHP’nin oy istedikleri solculardır. Ama CHP solcu bir parti değildir. CHP yıllardır solun oylarını çalmaktadır. CHP oy hırsızı bir partidir.

Zorunluluktan oy vermeyi düşündüğünüz CHP’ye verilecek oylar boşa gidecek. CHP’nin bu gidişata dur deme, bazı şeyleri değiştirme iddiası yok. Tam tersine, CHP bugünkü düzenin korunması için oy istiyor, toplumdaki değişim arayışını din tüccarı AKP’ye terk ediyor.”

Yukarıda yaptığım alıntı, TKP nin seçim için dağıttığı broşürden,

Burada yazılanların hepsine katılıyorum ve yukarıda yazdıklarımdan dolayı da CHP’ye oy vermiyorum

Şimdi bu yazılarını yayınladım diye zannetmeyin ki TKP ye oy vereceğim, öylesine çantada keklik bir durum yok, eleştiriye devam:

SIRADA SOL PARTİLER VAR:

ÖDP ile başlayayım “hepimiz ayrı pencereden aynı gökyüzüne bakıyoruz o halde birleşelim” diye başladılar, ama herhalde içeri giren ışığı çok gördüler ki bütün pencereleri birer birer kapatıp yine tek bir pencereden, üstelik bu sefer şaşı bakmaya başladılar.

Hatta şaşkınlıkta kantarın topuzunu öyle bir kaçırdılar ki;

İkinci kez Genel başkan seçtikleri Ufuk Uras, seçimlere bağımsız katılınca onu seçen parti meclisi onu görevden alarak ceza vermeye kalktı ama durum komik bir hal alınca karar eskiye uygulanmaz dendi, şimdi Ufuk Uras bağımsız milletvekili adayı ama ÖDP ayrıca seçimlere katılıyor, su solcuların şaşkını hak’katen de bir şaşkın oluyor yani

Bu durumda bu partiye de oy veremiyorum ne yazık ki, diğer pencereleri de açarlarsa bir ihtimal o zaman ayrıca değerlendirmek gerekir.

Evet, sırada, Aydın ilinde seçime katılan, gerçekten sol da olan tek parti ile sol bağımsız aday kaldı.

TKP ve bir de, sosyalist platformu oluşturan DTP, EMEP ve SDP’ nin desteklediği Bin Umut Aydın Bağımsız Milletvekili Adayı Tacettin Karagöz

Peki, ama yukarıda TKP ye de oy vermeyeceğimi yazmıştım, nedenini anlatayım efendim.

Biraz daha yukarıda barışsever bir insan olduğumu yazmıştım, TKP ile ilgisi ise bundan bir süre önce yurtsever cepheyi kurdular.

Ve yıllarca Milliyetçi Cephelerden çekmiş bir kuşağın insanı olarak bu cepheleşme işi beni her zaman rahatsız etmiştir, hep aklıma şu sorular gelmiştir cephe varsa savaş ve düşman da vardır kim peki, neden düşman, farklı fikirleri taşıdığı için mi? farklı fikirlere neden tahammül edemiyoruz solcuların hoşgörülü olması gerekmez mi?

Bütün bu sorularla bu seçim de, İLKESEL olarak TKP ile yollarımız ayrılmış oluyor,

Gerçi bizim insanımız bu ilkeli tartışma konusuna biraz mesafelidir, şöyle ki sağ partiler yıllardır, vatan-millet edebiyatı yaparla da sonra vatanı satarlar, milleti soyarlar, bankaları batırırlar, kriz çıkarırlar, halkı yoksullaştırırlar, işte yukarıda ki örnekleri gördüğünüz gibi insanlarımız hırsızlara bile oy vermeyi düşünürlerde,

Ancak, solcular biraz tartıştımı bizim insanımız “-yahu bunlar yine kavga ediyor” der ve oyunu koşarak sağ partilere verir (bakınız bundan önce yapılmış seçimler…).

Evet, CHP ye oy vermek zorunda kalanlar ve vicdanen vermek istemeyenler, gerçekten sol bir partiye oy vermek isteyenler için alternatif siyasi partinin şimdilik TKP olduğunu söyleyebilirim.

Şu adil olmayan ama bir türlü kaldırılamayan %10 barajından dolayı diğer partiler hakkındaki düşüncelerimi yazmıyorum.

BAĞIMSIZLAR İÇİN BİRKAÇ SÖZÜM VAR;

Karşılaştığım veya seçim broşürünü gördüğüm adaylar arasında, seçilirse ne yapacağını yazan kimseyi görmedim, herkes kendini tanıtan bir broşür bastırmış, tamam, bu gerekli ama yeterli değil,

Yaygın medya bağımsızlar yokmuş gibi hareket ediyor ve onlarla ilgili pek az haber yapılıyor bu da bağımsızların kendilerini tanıtmalarını zorlaştırıyor, ancak yine de oy vereceğim insanın meclise gittiği zaman ne yapacağını ve ne tavır alacağını da bilmem gerekir ki düşüncelerini beğenirsem oy vereyim, beğenmezsem ve de seçilirse de “neden?” diye hesap sorayım? Öyle Genç Parti gibi “okuyan yok ki” dememek lazım, Pek ala okuyan da var hesap soran da.

SONUÇ OLARAK

Evet, efendim buraya kadar yazımı okuyarak sabırla geldi iseniz şimdi bütün bunlardan sonra seçimlerde kime oy vereceğimi merak ediyorsanız söyleyeyim; henüz karar veremedim.

Yukarıda yazdıklarım kimlere neden oy vermeyeceğim ile ilgili idi, şimdi ise karar vermek için neleri dikkate almam, hangi İLKE’lerle hareket etmem gerektiğini biliyorum.

Öncelikle oy vereceğim adayın, toplumda, çatışmayı değil barışı destekleyen bir aday olmasını istiyorum, yani açık ve net bir şekilde BARIŞ’I SAVUNMALI,

İkinci olarak sadece barışı savunması ve desteklemesi de yeterli değil aynı zamanda SAVAŞA DA KARŞI OLMALI,

Son olarak, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DEMOKRAT, DÜRÜST, NAMUSLU OLMALI

Ben oyumu bu özellikleri taşıyan kişi ya da partiye vereceğim, ancak son ana kadar bu konuda ikna olmazsam oyumu boş olarak vereceğim.

(*) 13 Temmuz tarihli Gerçek gazetesi, ”Mağdurum, mağdursun, mağdur. AKP nereye kadar?” başlıklı yazım.

Nazım Hikmet Ölüm Yıldönümünde Anıldı

NAZIM HİKMET ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANILDI

“Sevdalınız komünisttir,

on yıldan beri hapistir,

yatar Bursa kalesinde.”

Nazım Hikmet’in “Yatar Bursa Kalesinde ” şiiri böyle başlar yaşamı boyunca komünist olarak kalmış olan Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümeti tarafından pasif bir göreve atanmış, daha sonra yanlışlara yaptığı muhalefet yüzünden yurt dışına kaçmak zorunda bırakılmış. Cumhuriyet kurulurken “demokrasi” unutulduğu(!) için Türkiyeye geldiği yıllarda yazdığı “şiirleri” yüzünden “düşünce suçlusu” olarak yıllarca hapislerde yatmıştır.

 …..

“Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,

en âlâ mertebeye ermiş yatar,

yatar Bursa kalesinde.”

……

Ama, Nazım’ın

“Memleket toprağındadır kökü,

Bedreddin gibi taşır yükü,

yatar Bursa kalesinde.”

…….

Evet kökü memleket toprak’ında olan Nazım ustanın Geçtiğimiz pazar günü – 3 haziran- ölüm yıldönümü idi.

1963 yılında Moskovada ölen usta geçtiğimiz günlerde Söke de Eğitimsen Söke Temcilciliği tarafından üç yıldır yapılan ve artık nerdeyse geleneksel hale gelen bir etkinlikle anıldı.

 Bu yıl ki etkinlik, her yıl olduğu gibi, tamamen amatörler (dikkat! acemiler değil, amatörler ) tarafından hazırlandı, bunların arasında öğretmenler, tiyatrocular ve öğrenciler vardı.

 Bu yılki etkinliği izleyemeyenler yada gelipte yer bulamadığı için geri dönenler de oldu (-ki bu arada istek olursa, belki gecenin tekarı yapılabir.) Nazım Hikmet’i ölüm yıldönümünde anma etkinliki sinevizyon gösterisi ve canlı performansların birlikte sunulduğu bir görsel şölen şeklinde geçti

 Etkinlik için gelenler öncelikle Ayfer Özcanyüz, Birgül Bağcık ve Gültekin Rüzgar’ın resim çalışmalarını izlediler ardından ise, yaklaşık elli dakika kadar süren anma etkinliği izleyen bu oldukça kalabalık topluluk, gösteri bitiminde ise düzenleyenleri ayakta alkışladı.

 Etkinlik Eğitim Sen Söke Temsilciliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Kolları Başkanı Sevay Açıcı Akkan’ın açılış konuşması ile başladı ve Nazım’ın hayatı hakkında bilgiler verdikten sonra etkinliğe katkıda bulunanlara teşekkür ederek konuşmasını bitirdi ardından sinevizyon gösterisi yapıldı ve şiirler okundu.

 Burada bir noktaya değinmekte fayda var Eğitim Sen “katkıda bulunanlara teşekkür etme” kısmını artık dikkatli bir şekilde yapıyor ancak başka bazı etkinliklere bakıyorum da, bu katkıda bulunanlara teşekkür etmek kısmı genellikle es geçiliyor veya hızlı geçiliyor, neden diye sorunca da aldığınız yanıt genellikle, “izleyici bunun uzun olmasını pek sevmez”, şeklinde bir cevap veriliyor. O zaman izleyiciye bir kaç söz söylemek gerekiyor;

 Katkıda bulunanların tamamı bu işi gönüllü bir şekilde yapıyor, hiç bir karşılık beklemeden ve kendine ait zamanı başkalarına ayırarak, aslında büyük bir özveri de bulunuyor, yaşama sadece izleyici olarak değil ayrıca üretici olarak da katılıyor ki, bu en önemli kısım, bunun için izleyenlerin, en azından bu harcanan emeğe saygıdan dolayı katkıda bulunanlara teşekkürü mutlaka dinleyip, kimlerin ürettiğini öğrenmesi ve onları desteklemesi açısından yararlı olduğunu düşünüyorum –ki bu isimler okunduktan sonra küçük bir alkışla bu kişileri de desteklediklerini gösterebilirler-

 ve tabi daha da güzeli siz de katkıda bulunun sizinde isiminiz teşekkür kısmında okunsun.

 Bu dinletide şiirleri Nurcan Erdoğan, Fatih Erdoğan, Alper Esin, Özge Esin, Songül Yılmaz ve Yılmaz Tağaç okudular, sinevizyon gösterisini Mesut Çağlar hazırladı, dramatizeyi ise Söke Belediyesi Şehir Tiyatrosu Oyuncuları ile yönetmenleri Hüseyin Akkaya canlandırdı

evet katkıda bulunan herkese tekrar teşekkürler deyip Nazım’ın “yatar bursa kalesinde”şiirinin son kıt’ası ile bitirelim;

……..

“Yüreği delinip batmadan,

şarkısı tükenip bitmeden,

cennetini kaybetmeden,

yatar Bursa kalesinde.”

“Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”Ya da Hepimiz Savaşa Karşıyız?

“Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”Ya da Hepimiz Savaşa Karşıyız?

Hrant dinkin cenazesinde onbinler “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diye bağırınca, mhp liler ayağa kaltılar “vay bu kişiler şehit cenazelerinde neden yok” “orada niye böyle bağırmıyorlar” diye, oysaki bu kadar kızmalarına gerek yok bu kişiler her yıl dünya barış gününde de “savaşa hayır!” diye bağırıyorlar oradada mhpliler yok, bu yıl dünya barış gününe sizlerde katılın hep beraber “savaşa hayır, barış hemen şimdi!” diye bağıralım ki hem sesimiz daha gür çıksın hemde cenaze arkasından yürümek zorunda kalmayalım

Sloganın ortaya çıkışı hakkında bilgi:

Sloganın tarihini Hürriyet Gazetesi yazarı Hadi Uluengin de, cumartesi günü köşesinde anlattı:

Ulusumuz için ne denli bir onur ve ne denli bir asalet madalyasıdır ki, Hrant Dink’in katlinden beri alnımız “hepimiz Ermeniyiz” sembolüyle pırıldıyor. Aslında, yukarıdaki simgeselliğin kökeni 1943 Ekimine uzanır. Çünkü o tarihte Hitler Almanya’sı, Danimarka halkının ve hükümetinin 1940’taki işgal başından beri Nazilere teslim etmeyi reddettiği Yahudileri mutlaka toplamak kararı aldı. Operasyonları kolaylaştırmak için de, gamalı haç boyunduruğu altındaki diğer yerlerde olduğu gibi, ilk iş olarak Musevilerin göğüslerine sarı Davudi yıldız yerleştirilmesini istedi. Berlin özel temsilcisi Werner Best bunu Danimarka Sarayı’na bir ültimatom olarak sundu.Fakat, pes etmek ne kelime ve tam tersine, Kral 10. Kristian derhal meydan okudu. İşgalci komutana, böyle bir durumda kendisinin ertesi sabahtan itibaren Davudi yıldız dikilmiş resmi üniformayla Kopenhag sokaklarında yürüyüşe çıkacağını bildirdi. Taçlı devlet yöneticisinin yukarıdaki tavrı duyulur duyulmaz da, zaten hiçbir şekilde Nazilerle uzlaşmamış olan ülke ahalisi şu slogan etrafında birleşti: “Hepimiz Yahudiyiz”!

“Ateşi ve ihaneti gördük…” ve Görüyoruz

“Ateşi ve ihaneti gördük…” ve Görüyoruz .. Yazan:Tufan Dinarlı
Bugün Nazım Hikmetin ölüm yıldönümü, büyük usta Nazım Hikmet bundan 43
Yıl önce 3 haziran 1963 yılında Moskova da evinde geçirdiği bir kalp
krizi sonucu hayata gözlerini yumdu, saygıyla anıyoruz.
Nazım Hikmet hayatı boyunca sadece şiir yazdı, aşık oldu, ve vatanını
savundu hasretle; ne eline bir silah aldı ne banka hortumladı, ne de
holding batırdı. Sadece ve ısrarla bozuk düzene karşı, düzeni bozan,
vatanı satan hükümetlere karşı vatanını savundu ve onu “vatan haini”
ilan edenlerin itibarı iade edildiği halde o hala “vatan haini”.(1) o
yıllarda kendisine “vatan haini” diyenlere aşağıdaki şiiri yazmıştır;

VATAN HAİNİ

“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Diye başlayan Nazım’ın şiiri bugün bile güncelliğini korurken ayrıca
“vatan hainlerini” de korkutmaya devam ediyor, Amerikan sermayesi ile
kurulmuş televizyon olan CNN Türk de Nazım Hikmetin hayatını anlatan
bir belgesel yapan Can Dündar bu bölümü sansürleyerek şiirin sadece
aşağıda yer alan kısmını yayınlamış ve bunu üzerine benim yazdığım
“Nazım HİKMET Belgeseline Sansür” başlıklı eleştiri yazısına ise ne
sansürcü Can Dündar nede belgeselde şiiri seslendiren Genco Erkal
henüz bir cevap yazmamıştır(2);
Vatan haini isimli şiirin devamı;

“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası,
Amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Nazım Hikmet, 1920 yılında İstanbul işgal edilip Anadolu’da kurtuluş
savaşının başladığı yıllarda arkadaşı Va-la Nurettin ile Ankara’ya
gitti, İstanbul’daki gençlere Anadolu’da kurtuluş mücadelesi için
yapılanları anlatan bir şiir yazdı, bazı İstanbul gazetelerinde
yayınlanan bu şiir büyük yankı yarattı, Ankara hükümeti bir şiirin
yarattığı bu duyarlılık konusunda şaşkına düştü ve “İstanbullu
gençlerin hepsi gelirse ne yaparız nereye yerleştiririz” tartışmaları
yaşandı, Nazım’ın cepheye gitme istekleri geri çevrildi ve Ankara
hükümeti tarafından Bolu’ya öğretmen olarak tayin edildi,
1921 yılında Moskova’ya gitti ve komünizm ile tanıştı, ama Nazım’ın
insanlara olan inancı ile hükümetlere-yönetenlere olan muhalefeti
yaşamı boyunca hiç değişmedi Ankara’da hükümetler değişti, Mustafa
Kemalin yerine İsmet İnönü onun yerine Adnan menderes geldi hepsi de
Nazımın muhalefeti ile karşılaştı halkın yanında bir ozan olan Nazım
yanlış gördüğü her şeyi eleştirdi, Moskova’ya gitti Stalin tarafından
takip ettirildi Sovyet’lerin dünyaca ünlü sanatçılarının Stalin
karşısında susmalarına hatta zımnen desteklemelerine(2) karşın
Stalin’i eleştirdi,
Ulusal kurtuluş savaşının gerçek kahramanlarının halktan insanlar
olduğunu anlatmak için bugün bile hala bazı sözleri –özellikle
İstanbul basınını ve sermayesini eleştirdiği 2.bap’ı- sansür edilen
Kuvayi Milliye destanını yazdı (4)

Nazım yazar okuyanlar korkar, Nazım yazar, okuyanlar hapseder, Nazım
yazar, Uluslarası barış ödülü verilir ama alması için pasaport
verilmez, ve işte hayatından satır başları:

1925 : Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde gizli örgüt üyesi olduğu
gerekçesiyle yokluğunda yargılanarak “on beş yıl küreğe konulma
cezası” verilir. Bu durum onun ülkeden ayrılmasına yol açar.
Moskova’ya gider.

1927 : Katılmış olduğu “Viyana Konferansı” nedeniyle İstanbul Ceza
Mahkemesi’nde yokluğunda yargılanır. Üç ay hapis cezası verilir.

1928 : Yurda dönmek üzere Moskova’daki Büyükelçiliğe başvurur.
Pasaport almak istemektedir. Ancak kendisine yanıt verilmez bunun
üzerine gizlice sınırı geçerse de Hopa’da yakalanır. İstanbul
üzerinden Ankara’ya götürülür. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde, daha
önce yokluğunda yapılan yargılamalar yinelenir. Üç ay hapis cezası
verilir. Cezaevinde geçirdiği süre gözönüne alınarak serbest
bırakılır.

1933 : “Gece Gelen Telgraf” şiirinden dolayı yargılanır. Altı ay üç
gün hapis cezası verilir. Babası bir kaza sonrası ölür. Onun ölümü
üzerine “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübei Kalemiye” başlıklı şiiri yazar.
Şiirde babasının patronu Süreyya Paşa’ya hakaret ettiği gerekçesiyle
hakkında dava açılır. Bir yıl hapis, 200 lira para cezasına
çarptırılır. Bu sıralarda “gizli örgüt” kurduğu savıyla Bursa Ağır
Ceza Mahkemesi’nde açılan ayrı bir davada idamı
istenir. Dört yıl ağır hapisle cezalandırılır.

1936 : Gizli örgüt kurmak ve yönetmek savıyla yargılanır ve aklanır.

1938 : Askeri öğrencileri isyana teşvik suçlamasıyla da “Donanma”
davaları açılır. Toplam 28 yıl 4 ay ağır hapisle cezalandırılır.

1941 : Bursa’da “Memleketimde İnsan Manzaraları” nı yazmaya başlar.

1950 : Yurt içinde ve dışında çeşitli kuruluşlarca “Nazım’a Özgürlük
Kampanyaları” açılır. Meclis’in gündeminde bulunan Af Kanunu’nu
çıkarmadan tatile girmesi üzerine, Nazım, 8 Nisan’da açlık grevine
başlar. Aynı gün, Bursa’dan İstanbul’a Paşakapısı Cezaevi’ne
götürülür. 23 Nisan’da grevini avukatlarının isteği üzerine geçici
olarak durdurur. Ağır hastadır, doktorlar üç ay bir hastanede tedavi
görmesi gerektiğini belirtirler. Ancak durumunda hiçbir değişiklik
olmayınca 2 Mayıs’ta yeniden greve başlar. Açlık grevi kamuoyunda
büyük yankı uyandırır. İmza kampanyaları başlatılır. “Nâzım Hikmet
adlı bir dergi çıkarılır 9 Mayıs’ta annesi Celile Hanım 10 Mayıs’ta
şair Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat açlık grevine başlarlar.
14 Mayıs seçimleri sonucunda ortaya çıkan yeni durum üzerine, 19
Mayıs’ta greve ara verir. Çıkarılan Genel Af Kanunu’yla serbest
bırakılır. 22 Kasım’da Dünya Barış Konseyi tarafından Pablo Picasso,
Paul Robeson, Wanda Jakubowska ve Pablo Neruda’yla birlikte
“Uluslararası Barış Ödülü”nü almaya hak kazandığı açıklanır.
Kendisinin katılamadığı törende ödülünü Neruda alacaktır.

Nazım artık yazmıyor, Moskova’daki mezarında kendisini Anadolu da bir
köy mezarına götürecekleri bekliyor –hani şu çınarın altında olacak
olan- şimdilik yapabildiğimiz ustayı yalan ve dolanla anlatmaya
çalışan özünü yok ederek kendileri gibi dönek ve vatan haini
yapacaklarını sananlara rağmen onun onurlu ve dimdik duruşunu
yaşatmaya çalışmak bu yıl yazarak ama seneye söz bir belgesel filmini
yapacağım (kendi imkanlarımla, gönüllü desteklerle -öyle büyük
sermayenin kapısını çalarak falan değil- çünkü film bedava
dağıtılacak)

“Ateşi ve İhaneti” hala görüyoruz ama yine de yılmıyoruz ve O büyük
ozanı, büyük usta Nazım Hikmet’i Ölüm Yıldönümünde “Yaşamak Bir Ağaç
Gibi Tek ve Hür ve Bir Orman Gibi Kardeşçesine…” diyerek saygıyla ve
sevgiyle anıyoruz.

Kaynakça

(1) Nazım Hikmetin vatan haini ilan edilmesini sağlayan kanun
yürürlükten kalktı ama AKP hükümeti yerine çıkardığı bir yasa ile
“vatan hain”lerine “başvuruda bulundukları takdirde tekrar
vatandaşlığa alınmasına dair” kanun çıkardı, nasıl mizah gibi ama
değil mi? Nazım artık “vatan haini” değil ama bunun tescil edilmesi
için “başvuruda bulunması” gerekiyor, AKP yi “sosyal demokrat”
sananlara duyurulur.
(2) Nazım Hikmetin şiirinde yer alan “amerikan sermayesi” ile başlayan
bölümlerin sansürlenmesi üzerine yazdığım yazı aşağıdaki linkten
okunabilir,
http://www.kameraarkasi.org/belgesel/c/candundar/nazimhikmetbelgeseli_sansur.html
(3) Dünya ve Sovyet sinemasının büyük ustası Eisenstein SSCB nin
kuruluşunu anlatan “Ekim” filminin montajını yaparken Stalinin
“isteği üzerine” filmden Stalin tarafından “hain” ilan edilen Trocki
ile ilgili olan sahneleri çıkarmış ve filmi ikinci kere kurgulamıştır…
(4) Kuvayi milliye destanının ikinci bap’ı şöyle başlar:

yıl yine 1919
ve
istanbul’un hâli
ve
erzurum ve sivas kongreleri
ve
kambur kerim’in hikâyesi

biz ki istanbul şehriyiz,
seferberliği görmüşüz :
kafkas, galiçya, çanakkale, filistin,
vagon ticareti, tifüs ve ispanyol nezlesi
bir de ittihatçılar,
bir de uzun konçlu alman çizmesi
914’ten 18’e kadar
yedi bitirdi bizi.
mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
erimiş altın pahasında gazyağı
ve namuslu, çalışkan, fakir istanbullular
sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
ve süpürge tohumu
ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
ve lâkin tarabya’da, pötişan’da ve ada’da kulüp’te
aktı ren şarapları su gibi
ve şekerin sahibi
kapladı miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.
miloviç de beyaz at gibi bir karı.
bir de sakalı halife’nin,
bir de vilhelm’in bıyıkları.

biz ki istanbul şehriyiz,
güzelizdir,
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
öfkeli, büyük bir şair :
«ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
demiş
bize
ve bir başkası,
yekpare acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

biz ki istanbul şehriyiz,
işte, arzederiz halimizi
türk halkının yüce katına.
mevsim yazdır,
919’dur.
ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele
anadan doğma çırılçıplak.
ve kurumuştu
ve kan içindeydi memelerimiz.

biz ki istanbul şehriyiz,
fransız, ingiliz, italyan, amerikan
bir de yunan,
bir de zavallı afrika zencileri
yer bitirir bizi bir yandan,
bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
vahdettin sultan,
ve damadı ferit
ve ingiliz muhipleri
ve mandacılar.

biz ki istanbul şehriyiz,
yüce türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar…
…………
(5) İnternette Nazım Hikmet ile ilgili bazı siteler:
www.nazimhikmetran.com
http://nazimhikmet.fisek.com.tr/
http://www.antoloji.com/nazim_hikmet_ran
http://www.nazimhikmetkulturmerkezi.org/
http://nazim_hikmet_ran.sitemynet.com/
http://www.marksist.com/Bellek/Nazim.Hikmet2.htm

Tufan Dinarlı web sayfaları
http://hayatadair2006.blogspot.com/
http://www.geocities.com/tdinarli/

3 MAYIS DÜNYA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ GÜNÜ Tüm Dünyada Kutlandı (Türkiye hariç)

3 MAYIS DÜNYA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ GÜNÜ Tüm Dünyada Kutlandı (Türkiye hariç)
Haber Yorum: Tufan Dinarlı

1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,

“mesleklerini gerçekleştirirken hayatlarını kaybeden gazetecilerin anısına saygı duymak, onların bağımsızlığına yönelik saldırılardan medyayı korumak ve dünyanın her yerinde basın özgürlüğünün önemini vurgulayarak, basın özgürlüğünün en temel prensiplerini temin etmek için” 3 Mayıs gününü “Dünya Basın Özgürlüğü Günü” olarak ilan etti.

Bugün düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğünün olmazsa olmazlarından biri olan basın özgürlüğü, ülkemizdeki diğer pek çok değer gibi ayaklar altına alınmış bir halde, ayrıca sadece değerler ayaklar altına alınmakla kalmıyor dünyadaki pek çok basın özgürlüğünü izleyen kuruluş için Türkiye de hükümete ve iktidara muhalif gazetecilik yapmak tam bir karabasan
Önce Avrupa Konseyinin verilerine bir bakalım buna göre bütün dünya da, düşünce ve ifade özgürlüğü geniş bir şekilde kısıtlanıyor ve sıklıkla ihlal ediliyor, hatta kimi zaman kısıtlamalar öldürücü olabiliyor. 2005 yılında dünya genelinde 150’den fazla gazeteci mesleklerini yaparken öldü. Ölen gazetecilerin yarıdan fazlası cinayete kurban gitti. yüzlercesi ya kaçırılarak ya da cezaevine konularak özgürlüğünden yoksun bırakıldı.

Sınır Tanımayan Gazeteciler RSF’in verilerine göre ise 2005 yılında;
– en az 807 gazeteci tutuklandı,
– 1308 gazeteci fiziksel saldırıya uğradı veya tehdit edildi,
– 1006 medya aygıtı sansürlendi,
– 1 Ocak 2006 itibariyle dünya genelinde 126 gazeteci ve elektronik ortamda yayın yapan 70 siber-muhalif cezaevine kondu.

Yine sınır tanımayan gazeteciler örgütünün her yıl hazırladığı ve yayınladığı
Dünya Basın Özgürlüğü İndeks’inin 2004 yılında yayınlanan raporuna bir bakalım Grubun internet sitesinde yayınlanan dünyada basın özgürlüğünün en çok olduğu ülkelerin ilk sıralara yerleştiği raporda Türkiye, BM ye kayıtlı olan basın özgürlüğü sıralaması açısından 167 ülke içinde 113’üncü sırada yer aldı. Türkiye bu sırayı Ruanda ile paylaşıyor. Türkiye 2003 yılındaki listede Katar ile birlikte 166 ülke içinde 115’inci sırada yer alırken, 2002 yılında ise Ürdün’le birlikte 139 ülke arasında 99’uncu sırada yer alıyordu.
İndeks’e göre dünyada basın özgürlüğü’nün en yüksek olduğu ilk 10 ülke şöyle:
1- Danimarka
– Finlandiya
– İzlanda
– İrlanda
– Hollanda
– Norveç
– Slovakya
– İsviçre
9- Yeni Zelanda
10- Letonya
Bu ülkelerden Finlandiya, İzlanda, Hollanda ve Norveç, son üç yıldır birinciliği paylaşıyor.
167 ülke üzerinden hazırlanan indekse göre basın özgürlüğünün en düşük olduğu 10 ülke ise şöyle:
158- İran
159- Suudi Arabistan
160- Nepal
161- Vietnam
162- Çin
163- Eritre
164- Türkmenistan
165- Burma
166- Küba
167- Kuzey Kore
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün raporunda Amerika Birleşik Devletleri ise iki kategoride ele alınmış. Buna göre ABD, topraklarında basın özgürlüğü listesinde Belçika ile birlikte 22’nci sırayı paylaşırken, “Irak’taki ABD” 108’inci sırada yer alıyor.
Sınır Tanımayan Gazeteciler, 2004 yılında 53 gazetecinin ve 15 asistanın öldürüldüğünü, 103 gazetecinin ve 3 asistanın da hapsedildiğini belirtiyor.

Merkezi Viyana’da bulunan Uluslararası Basın Enstitüsü IPI’nin, Dünya Basın Özgürlüğü günü dolayısıyla yaptığı açıklamada ise, bütün dünya hükümetlerine çağrıda bulunarak tutuklu gazetecilerin şartsız ve derhal serbest bırakılmasını istedi. IPI yaptığı açıklamada, “Görüşleri ya da yaptıkları işler sebebiyle 133 gazeteci cezaevlerinde bulunuyor” denildi. En çok gazetecinin Çin’de tutuklu olduğu ifade edilen açıklamada, Nepal ve Türkiye’de 12’şer, Etiyopya ve Suriye’de 11’er gazetecinin cezaevinde bulunduğu kaydedildi.

Bağımsız İletişim Ağı’nın(BİA- http://www.bianet.org) derlediği verilerine göre ise, “301.madde davaları sadece fikir insanını değil, devleti eleştiren sokaktaki insanı bile tehdit etti. Yeni TCK ile birlikte 40 kişiye 301’den işlem yapıldı. Türkiye’de 3 gazeteci hapiste. Hükümetin tasarısını hızla çıkarmaya çalıştığı TMY, 5 kişiyi hapse gönderebilir. Gazeteci Dilipak halen Askeri Mahkeme’de yargılanıyor. Üç ayda Türkiye, ifade özgürlüğü ile bağlantılı davalarda AİHM’ye 115 bin 730 YTL ödedi”.

İnsan Hakları Gündemi Derneği yayınladığı bildiride “ifade özgürlüğünün hoş karşılanan görüşlerin açıklanmasını olduğu kadar, rahatsız eden ve şok eden görüşlerin açıklanmasını da kapsadığını, basının ‘kamu denetçisi’ rolünü gerçekleştirirken abartılı, hatta provoke edici olabileceğini” (Thoma v. Lüksembourg) bir kere daha hatırlatmak isteriz. Buna paralel olarak, son günlerde “Terörle Mücadele” gerekçe gösterilerek düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını kabul edilemez bulduğumuzu ve BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinin tarafından da ifade edildiği gibi, ifade ve basın özgürlüğünün çoğulculuk, farklılık, hoşgörü ve karşılıklı anlayış kültürü üzerinde temellendirilmesi gerektiğini belirtiriz. “Dünya Basın Özgürlüğü Günü”nün tüm medya mensupları için özgür bir gün olması dileğiyle.” Dedi.

Peki neden Türkiye hariç dedim onuda açıklayayım, yukarıda okudunuz dünya üzerinde pek çok kurum ve sivil toplum örgütü (STÖ) bu konuda açıklama yaptı, Türkiye de ise bu ülkenin meclis başkanı dışında hiçbir devlet kurumu; Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanları, diğer muhalefet partileri genel başkanları, Milletvekilleri, Valiler, Kaymakamlar ve dahi belediye başkanları dahil bu konuda hiçbir açıklama yapmadılar, ne bir kutlama mesajı nede bir üzgünüz mesajı, ne dersiniz sizce basın özgürlüğünü istiyor olabilirlermi?

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü nedeniyle GAZETECİ ÖRGÜTLERİ PLATFORMU’nun yayımladığı bildirinin tam metni;

Gazetecilik Mesleği Her Yandan Saldırı Altında
Biz aşağıda imzası bulunan gazetecilik örgütleri 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü dolayısıyla dünyanın dört bir yanında zor durumda olan ve basın özgürlüğü mücadelesi veren meslektaşlarımızla dayanışma içinde olduğumuzu ilân ederken, ülkemizdeki yetkilileri de basın özgürlüğüne darbe vuran girişimlerden kaçınmaya ve mevcut engelleri kaldırmaya çağırıyoruz.

Basın özgürlüğünü; gazetecilere özgü bir hak olduğu için değil, demokratik toplumların ve demokratikleşmenin “olmazsa olmaz”larından biri olduğu için önemsiyor ve talep ediyoruz.

2000’ler Türkiyesinde, bir yandan “Basın Yasası ile gazeteciler için hapis cezası tarih oldu” diyen hükümetin, öte yandan yeni Türk Ceza Kanunu ile ağır hapis cezaları getirmiş olmasını vahim bir hata olarak görüyoruz. Yeni TCK’nın değiştirilmeden yürürlüğe girmesiyle sansür ve otosansür günlerinin başlayacağını, “neyi nasıl yazarsam hapis cezası almam” diye endişeye kapılan gazetecilerin özgür habercilik yapamayacaklarını anımsatmak isteriz.

Haber, yorum ve karikatürlerinden dolayı gazeteciler hakkında davalar açılmasını eleştiri hakkına tahammülsüzlük olarak değerlendirirken; toplumsal olaylar sırasında atılan sloganları yayımlayan gazete hakkında dava açılmasını hayret ve endişeyle karşılıyor, ifade ve basın özgürlüğünün kullanımına bir müdahale sayıyoruz. Bu davanın görüldüğü tam da bugün, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, hâlâ mahkemelerimizde yargılanan gazetecilerin olması Türkiye için utanç verici bir manzaradır. Karikatürler ve sloganlar için mahkemelere gitmenin yol olduğu bir ülkede demokratik yönetim anlayışının ağır bir yara aldığının kavranmasını umuyoruz.

Dünyada ise gazetecilerin sansür baskısını, işkence, hapis ve rehin almaları yaşadıkları çok sayıda ülke var… Geçtiğimiz yıl, tarihin en çok gazeteci öldürülen dönemi oldu. Irak’ta ABD güçlerinin doğrudan hedef alarak öldürdüğü gazetecilerin dosyalarının ciddi soruşturmalar yapılmadan kapatılmasını protesto ediyoruz.

Savaş bölgelerinde çalışan meslektaşlarımızın özel bir statüsü olmasını ve bu statünün bütün hükümetlerce tanınmasını istiyoruz.

Medya şirketlerini, savaş alanlarına gönderdiği gazeteciler için her türlü güvenlik önlemini almaya çağırıyoruz.

Medya sahiplerinin, ticari çıkarları her şeyin önünde tutan ve halkın haber alma hakkını bu çıkarlar yüzünden zedeleyen yaklaşımlara girmemelerini bekliyoruz.

Dünyanın pek çok yerinin bir yangın alanına döndüğü günümüzde, bütün meslektaşlarımızı her türlü şiddete karşı çıkarak, barış, demokrasi ve insan hakları için çalışmaya davet ediyoruz.

Mesleğin etik ilkelerine uymanın, ırkçı ve şoven bir dil kullanımından kaçınmanın bugün her zamankinden çok daha önemli olduğunu anımsatmak istiyoruz.

Yaşasın özgür ve bağımsız gazetecilik.

GAZETECİ ÖRGÜTLERİ PLATFORMU (G-9)

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Parlamento Muhabirleri Derneği (PMD), Foto Muhabirleri Derneği (FMD), Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD), Diplomasi Muhabirleri Derneği (DMD), Profesyonel Haber Kameramanları Derneği (PHKD), Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği (RTGD), Türkiye Spor Yazarları Derneği (TSYD) Ankara Şubesi, Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ) Türkiye Temsilciliği, Haber-Sen.

HAYDİ 1 MAYIS’A! 1 MAYIS’TA ALANLARA!!!

HAYDİ 1 MAYIS’A! 1 MAYIS’TA ALANLARA!!!

“BİR GÜNLÜK İSYAN-DAHA AZI DEĞİL. Emeğin dünyasını egemenlik altında
tutan kurumların sefil sözcülerinin denetimi dışında bir gün. Emeğin
kendi yasalarını yaptığı ve bunları uygulamaya koyma gücünü elde
ettiği bir gün. Emekçi ordusunun birliğinin yarattığı muhteşem gücün,
dünyanın tüm halklarının kaderlerini ellerinde tutanlara karşı
çevrildiği bir gün.”
AFL-Amerikan Emek Federasyonu’nun bir bildirisinden-1885)(1)

Bugün Bir Mayıs Dünya İşçilerin Bayramı, ezilmeye, sömürüye karşı
çıkan bütün dünya işçilerinin dayanışma günü

bir mayıs dünya işçi sınıfının mücadele bayramı oluşundan kısaca
bahsetmek gerekirse ilk başlangıcı sekiz saatlik iş gününü elde etme
aracı olarak kullanma düşüncesi ile Avustralya’da doğdu. 19 yy.da
makineleşmenin getirdiği hızlı üretim, sermayenin kar hırsıyla
birleşince işçiler neredeyse karın tokluğuna günde 14 ile 16 saat
arasında çalıştırılıyorlardı, Avustralyalı işçiler, 1856’da, sekiz
saatlik işgünü lehinde gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler
düzenleyerek, bir günlük iş bırakmaya karar verdiler. İşçiler bu
kutlamanın yapılacağı gün olarak da 21 Nisan tarihi saptadı.
Avustralyalı işçiler bu kararı, yalnızca 1856’da uygulamaya
niyetlenmişlerdi. ancak bu ilk kutlamanın Avustralyalı proleter
kitleler üzerinde çok büyük etkisi oldu, onları canlandırıp yeni bir
heyecana yol açtı ve bu kutlamanın her yıl tekrarlanmasına karar
verildi.

Avustralyalı işçilerin örneğini ilk izleyen Amerikalılar oldu. 1886’da
l Mayıs’ın evrensel bir iş bırakma günü olmasına karar verdiler,1886
yılı l Mayıs’ta 200 bin Amerikalı işçi iş bıraktı ve 8 saatlik işgünü
talebinde bulundu.
1 Mayıs Bilincinin Oluşmasında Dönüm Noktası Chicago Olayları;
Bir mayısın dünya işçi ve emekçilerinin bayramı olarak kutlanmasında
ABD nin Şikago kentinde yaşanan olayların çok önemli etkileri
olmuştur;

“28 Nisan l886’dan itibaren, Chicago’da Milwaukee’de olaylar başlar.
Gösterilerin kapsamından dehşete düşen kamu otoriteleri, topluluğa
ateş açtırırlar, sekiz gösterici öldürülür.

İşverenler acımasızdır. O günlerin basınında grevcilere verilecek tek
geçerli yanıtın kurşun olacağı, sosyal sorunun tek geçerli çözümünün
hapis ve zorunlu çalıştırma olduğu yazılmaktadır. Bu ortamda bir
patlama için ufak bir kıvılcım yeterli olabilmiştir. Chicago işçileri,
1 Mayıs l886’da çok çeşitli kesimlerde yaygınlaşan bir grev
başlatırlar. Patronların tepkisi, olayları daha da tahrik edecek
nitelikte belirmiştir. MacCormick tarım fabrikalarının yöneticileri,
1200 işçiyi sokağa atarak yerlerine “sarı” işçiler yerleştirirler.

Grevciler, 3 Mayıs günü, “sarı” olarak nitelendirdikleri işçiler
aleyhine tezahürat yapmak için fabrika çıkışında toplanırlar.Polis
oradadır.Çatışma başlar. Polis kurşunlarıyla altı işçi ölür, elli
kadarı yaralanır. Oysa,işçi topluluğu barışçı tutumunu sonuna kadar
sürdürür.Zaten,işçilerin çoğu, toplantı yerine çocuklarıyla birlikte
gelmiştir.

l5 000 kadar olduğu tahmin edilen işçi topluluğu,önderlerinin
konuşmalarını dinledikten sonra dağılmak üzere iken beklenmedik bir
durum ortaya çıkar.Haymarket önüde duran Polislerin arasına ansızın
düşen bir bomba, sekiz kişinin ölümüne ve altmış kişinin yaralanmasına
neden olur. Bunun üzerine polis, toplu kalabalık üzerine yoğun ateş
açar. Bu katliamın kesin bilançosu hala meçhuldür. Ayrıca, olayı
tahrik eden bombayı kimin attığı da bir türlü tespit edilemez.

İşverenler ve hükümet, bu olayları işçi liderlerini tutuklatma
yolunda değerlendirir. Tutuklananlardan Albert Parsons, August Spies,
Samuel Fielden, Oscar Neebe, George Engel, Adolph Fischer, Louis
Lingg, Michael Schwab hakkında dava açılır. Bu liderlerden biri olan
Parsons, önce kaçarak tutukluluktan kurtulmayı başarır.Sonra,duruşma
günü mahkemeye gelerek “emeğin hakkı, ezilenlerin özgürlüğü ve
yazgılarının düzeltilmesi davası için idam sehpasına çıkmaya da
hazır” olduğunu açıklar.

Mahkeme,baştan sona kadar bir kahramanlık destanı gibi cereyan eder.
Gerçekte, yargılanan vahşi kapitalizmdir. Tarihçi Morris Hillquit’nin
deyişiyle, yargılamada ” adaletin hoyrat bir karikatürü” sergilenir.

Bombayı kimin attığına dair kesin bir delil bulunamamış olmasına
rağmen, yargılanan işçi liderlerinden yedisi ölüm cezasına ve sekizi
ömür boyu hapse mahkum edilmişlerdir. Ölüm cezasına mahkum
edilenlerden biri (Lingg) hapishanede intihar etmiş; diğer ikisinin
cezası ömür boyu hapse çevrilmiş; geriye kalan dördü (Parsons,
Spies, Fisher ve Engel), 11 Kasım 1887’de idam edilmişlerdir. 1893
Yılında, jürinin kompozisyonunun taraflı olduğuna ve kararın geçerli
dayanakları bulunmadığına hükmeden eyalet valisi, mahkumların tümü
hakkında af kararı çıkarmışsa da; bu karardan, ancak, hayatta
kalabilmiş olan üç tanesi yararlanabilmiştir.”(2)

“Amerikan işçi hareketinin, Haymarket olaylarını izleyen baskı
dalgasının ardından kendini toparlaması 2 yıl sürdü. İki yıl sonra AFL
(Amerikan Emek Federasyonu) 1 Mayıs 1890’ı, örgütlü emeğin 8 saati
dayatma günü olarak belirledi. AFL, birçok kentte diğer işçi sınıfı
partileriyle onbinlerce işçinin katıldığı ortak eylemler düzenlerken,
14-21 Temmuz 1889’da Paris Kongresi ile kuruluşu gerçekleştirilen II.
Enternasyonal, 1 Mayıs’ı işçi sınıfının uluslararası birlik ve
dayanışma günü ilan etti. 1890 1 Mayıs’ında 2. Enternasyonal’in
çağrısıyla sokaklara dökülen yüzbinler Londra’dan Madrid’e, Lima’dan
Helsinki’ye, Viyana’dan Havana’ya kadar birçok kentte eylemdeydi.
“Budapeşte’de” diye yazıyordu London Times’ın muhabiri, “Saat 1’de
işçiler parka doğru yürüdü, kısa bir süre sonra 50 bin işçi miting
için ayrılan açıklıkta toplandı. Büyük bir platformun önünde ‘sekiz
saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat uyku’ yazılı çok sayıda
bayrak vardı.” Tüm dünya, milyonlarca proleterin ortak talebinin dile
getirildiği tek bir büyük Mayıs alanına dönüşürken, Engels Komünist
Manifesto’nun 4. Almanca baskısına 1 Mayıs 1890 hakkında yazdığı
önsözde şöyle diyordu: “Bu satırları yazarken, Avrupa ve Amerika
proletaryası güçlerini birleştiriyor… ilk kez tek bir bayrak altında,
tek bir amaç için, tek bir ordu gibi harekete geçiyor; yasal sekiz
saatlik işgünü… Tanık olduğumuz görüntü, tüm toprakların
kapitalistleriyle toprak sahiplerinin, tüm topraklardaki proleterlerin
gerçekten birleştiğini kavramalarını sağlayacaktır. Keşke Marks da,
yanımda olup bunu gözleriyle görebilseydi!”(3)

1890 yılından sonra 1 Mayıs’lar bütün ülkelerde uluslararası işçi
bayramı olarak kutlanmaya başlandı.

Birçok ülkede 1 Mayıs, tatil günü olarak kabul edildi. 1919 yılında
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) kuruluş kongresinde 8 saatlik
işgünü karara bağlandı. Bugün dünyanın hemen her ülkesinde 1 Mayıs’lar
artan bir coşku ve heyecan ile kutlanıyor.
Türkiye’de 1 Mayıs’lar:
Ülkemiz işçileri ilk 1 Mayıs’ı 1905’te İzmir’de kutladılar. İstanbul
da “Amele Bayramı” adıyla ilk kez 1921’de kutlandığında İstanbul işgal
altındaydı. İzmir’de 1923’te toplanan 1. İktisat Kongresi 1 Mayıs’ı
İşçi Bayramı olarak kabul etti.

1925’te şeyh Sait ayaklanması gerekçe gösterilerek çıkarılan Takriri
Sükun yasası sonucunda, dağıtılan bir bildiri gerekçe gösterilerek
işçilerin tüm hak ve özgürlükleri gibi 1 Mayıs’ı kutlamakda
yasaklandı.
Böylece 50 yıllık yasak süreci başladı.işçilerin bayramı kutlama
direnişi egemenler tarafından çeşitli oportinist hareketlere yol açtı
1935’te hükümet uluslar arası dayanışmayı önlemek ve bayramın içini
boşaltmak için BİR MAYIS’ın adını “Bahar Bayramı” olarak değiştirerek
genel tatil ilan etti. 1963’de çıkarılan bir başka yasayla da “İşçi
Bayramı”nın 24 Temmuz’da kutlanması kabul edilir. Ancak bu çabalar
1960-70 ‘lere gelindiğinde boşa çıkarıldı
15-16 Haziran işçi hareketinden sonra, işçi sınıfı “22 Temmuz Sahte
İşçi Bayramı”nı bir tarafa atarak kendi bayramını talep etmeye
başladı.1 mayıs 1976’da ilk büyük işçi yürüyüşü Taksim’de gerçekleşti.
1 yıl sonra yeniden işçiler Taksim’e yürüdüler.

1977 yılı kutlamaları tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçti. Taksim
meydanında toplanan beşyüz bin kişilik kalabalığa NATO güdümlü
Kontr-gerilla tarafından, sular idaresi ve intercontinantal otel
(bugün The Marmara olan otel )üzerinden ateş açılması sonucu vurulan
ve ezilen olmak üzere 34 gösterici yaşamını yitirdi. Ancak bu saldırı
kitlelerinin dayanışma direncini kıramadı, ertesi yıl (1978) Taksim 1
Mayıs Alanı’nı yine yüzbinlerce işçi doldurmuştu. Üstelik aynı yıl 1
Mayıs Türkiye’nin dört bir tarafından kitlesel gösterilere sahne oldu.

1979’da Sıkı yönetimin sokağa çıkma yasağına karşın Türkiye İşçi
Partisi Başkanı Behice Boran, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Başkanı
Ahmet Kaçmaz, DİSK Başkanı Abdullah Baştürk ile bazı sendikacı ve
göstericiler yasağa uymadıkları için tutuklandılar, bu yıl yasal
olarak İzmir Konak Meydanı’nda kutlandı.
1980 Askeri Darbesi 1 Mayıs kutlamalarını süresiz yasakladı. 1981’de
de 1 Mayıs’ı tatil olmaktan çıkardı.
1987: 7 yıllık aradan sonra sendikalar öncülüğünde bazı
milletvekilleri, aydın, sanatçı ve bilim adamları ile birlikte
yaklaşık 1000 kişilik bir grup Taksim Anıtı’na 1 Mayıs şehitlerini
anmak üzere çelenk bırakmak istediler. Polis sadece milletvekillerinin
araçla anıta ulaşmasına izin verdi.

1989: Taksim’de bir araya gelen kitleye saldırıldı. Mehmet Akif Dalcı
isimli bir işçi yaşamını yitirdi.

1990: Yine Taksim’e yürümek isteyenlere izin verilmedi. Çıkan
çatışmada İTÜ Öğrencisi Gülay Beceren felç oldu.

1996: 1980 sonrasının en kitlesel mitingi gerçekleştirildi. Kadıköy’ü
dolduran yaklaşık 150 bin insan toplandı ama yine açılan ateş sonrası
3 kişi yaşamını kaybetti.

2006
Bugün gelinen noktada artık 8 saatlik iş günü genel geçer bir
uygulama, her ne kadar kimi yerlerde hala uygulanmasa da uzatılması
için uğraşılsa da kazanımlar kolay terk edilmiyor, peki her şey bitmiş
de bir mayıslar bayram mı oldu? Elbette ki hayır, bizimki gibi üçüncü
dünya ülkelerinde IMF boyunduruğu altında olup ABD emperyalizmi ile
ezilen ülkelerde
1 MAYIS birlik ve dayanışması daha çok önem taşıyor; böyle bir günde
uluslar arası sömürü, cumhuriyet kazanımlarının özelleştirmeler adı
altında uluslar arası sermayeye peşkeş çekilmesi, taşaronlaşmaya
karşı çıkılması için bir mayısın alanlarda kutlanması önemli

Çünki 1 MAYIS’ta alanlar, bütün dünya işçilerinin; Dili, Dini, Irkı,
Milliyeti, Bayrağı ne olursa olsun Uluslar Arası dayanışmanın
yükseltildiği ve tüm dünya işçilerinin emekçilerinin birlik dayanışma
ve yeni mücadeleler için sözleştiği yer alanlar,

Bundan dolayıdır ki;
HAYDİ 1 MAYIS’A! 1 MAYIS’TA ALANLARA!!!
Tufan Dinarlı

Kaynakça:
(1) http://www.sendika.org/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=2167
(2)Dhttp://www.politics.ankara.edu.tr/eski/html/eng/ceko/isikli_MAY.htm
Dünya’da ve Türkiye’de 1 Mayıs’lar
Alpaslan Işıklı
Çalışma Ekonomisi & Endüstri İlişkileri Bölümü
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi,
06590, Cebeci, Ankara, Turkiye
(3)www.sendika.org

Köy Enstitüleri Tarihçesi

Köylülerin eğitimi konusu Osmanlı imparatorluğunda ilk olarak 19.yy.da
gündeme gelmiştir, Osmanlı imparatorluğundan Cumhuriyet’e gelinceye
kadar köylere eğitim vermek ve köylüleri ilk okul düzeyinde eğitmek
meselesi, köylerde açılan camilerde, çoğunlukla medresede yetişmiş
hocalar tarafından verilirdi.
Tanzimat hareketi, medreseye ek olarak okullar açarak yeni hamleler
yapmayı hedefliyordu. 1848 tarihinde İstanbul`da açılan
Darülmuallimin bu anlayışla açılan okullardan ilkidir.
Bu okulların sayıca azlığı daha sonraki yıllarda köylere öğretmen
yetiştirme konusu sık sık gündeme gelmesine yol açmış buna rağmen
Trablusgarp, Balkan ve 1. paylaşım savaşının yol açtığı kargaşa
ortamından dolayı konu kapatılmıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kuruluşundan sonra bu konu
gündeme alınır. Durumun incelenmesi ve çözüm yolları bulunması için
Amerikalı pedagog John Dewey ülkemize getirildi. Köy okullarına, Türk
hayatının temeli olan çiftçilerin gereksinimlerini karşılayacak
okullara, öğretmen yetiştirecek tipte öğretmen okullarına ihtiyaç
vardır diyen John Dewey’in tespitleri üzerine 1926’da Kayseri’de ve
1927’de Denizli’de olmak üzere iki tane 3 yıllık Köy Öğretmen Okulu
açıldı. Bu okullar 1932–1933 yıllarında, Öğrencilerinin şehir ve
kasabalardan alınması, köye göre yetiştirilmemeleri gibi nedenlerle
beklenen başarının sağlanamadığı gerekçesiyle kapatıldı.
1935–1936 yıllarında Anadolu’da eğitim durumu şöyle idi; tüm halkın
%20,4’ü köy halkının ise %15,5’i okur-yazardı. Şehir ve kasaba
çocuklarının %75’i okula gitmekteydi. Köy çocuklarında bu oran %25’e
düşmekteydi. Ayrıca köy çocuklarının eğitimi genellikle 3 yıllık
okullara gideriliyorlardı.
40,000 köyden 35,227’si okulsuzdu. Ülkedeki toplam resmi ilkokul

Kalküta’nın Çocukları Yada ‘Hindistan Cevizinin Üstünde Neden Kıllar Var?’ Bir Belgesel Film Üzerine Düşünceler.

Bir Amerikalı veya Avrupalı için üçüncü dünya ülkesi her zaman gizemli ve mistik bir çağrışım yapar, yazdıkları kitaplarda yaptıkları filmlerde anlattıkları öykülerde hep bundan bahsederlerde çoğu zaman üçüncü dünya ülkelerine yaptıklarından bahsetmezler.
İşte bunlardan birisi olan bayan fotoğrafçı Zana Briksi nin bakış açısıda tipik bir batılı bakış açısı, ve suç ortağı Ross Kauffman’ile yaptığı film ise tam bir çocuk sömürüsü edebiyatı, filmin öyküsünü okuyunca merak içinde beklemeye başlamıştım acaba bu konuyu nasıl işlediler diye, film bitince ise büyük bir hayal kırıklığı ile baş başa kaldım, film de fahişeler onların çocukları fahişeler var ama ortada Zana ve Ross dan başka beyaz yok, zannedersin ki bu çocuk fahişeleri talebini yaratanlar Hintliler bütün film boyunca bir tek beyaz ‘müşteri’ görsem ya –bu noktada kurgucu Ross Kauffman’ı ayrıca kutluyorum(!) beyazları büyük bir başarıyla filmden ayıkladığı için- ama ne gezer sanki dünyanın dört bir tarafından Hindistan’a, Bombaya,Tayland’a veya Malezya’ya çocuklarla fuhuş yapmak için giden beyazlar yok hatta bunların tur operatörleri bile yok ve hatta sanırsın ki ABD de kurulmuş 8 yaşındaki kızlarla cinsel ilişkiye girmeyi zorunlu sayan bir örgüt yok(1), ama ne var Kalküta’nın kırmızı ışık bölgesinde küçük çocukları kurtarmaya çalışan iki; (ve ilerleyen sahnelerde görüyoruz ki )bir kaç tane beyaz var
BRAVO!!!
Evet alkışlar bu iki beyaz için demeyi isterdim ama ben maalesef alkışlayamadım hoş zaten onlarında benden alkış almak gibi bir niyetleri olmadığı asıl amaçlarının Oscar almak olduğunu filmin sonunda anladım, nasıl mı? bütün film boyunca acaba bu iki beyaz Hindistan’daki bu sorunun çözümü için herhangi bir yerel kaynakla bir dernek vakıf veya hatta kamu kuruluşu bile olabilir bir işbirliği yaparlarmı acaba diye merak ettim ama hayır tek başlarına çalıştılar; ne mahallenin sorumluları ile yerel bazda çözmeye çalıştılar, nede daha geniş bir çocuk kitlesine ulaşmak için yerel bir örgütle işbirliği yapmak istediler, beyaz olmanın kibiri içinde kendi teknolojik imkanlarının üstünlüğü ile (-ki o teknolojiye ulaşmak için yıllarca Hindistan’ı sömürdüklerini unutaraktan) birkaç çocuktan bir belgesel yapmışlar hele çocukları okutmak için gösterdikleri çaba tam bir timsah gözyaşları, gittikleri Hindistan okullarında pek çok sorunla karşılaşmalarına rağmen bir beyaz tarafından kurulmuş olan ‘Geleceğin Umudu’ (ne kadar alçakgönüllüce bir isim değimli?) okulunun beyaz yöneticisinin üstün vasıflarının saymakla bitmeyişi den de anlaşılıyor ki film Oscar için yapılmış
Burada şu gerçeğe dikkat çekmek isterim ki söylediklerim yanlış anlaşılmasın sanat toplumun yaşamını değiştirmek üzere vardır, sanatçı bunu yapabilen insandır –bu değişimin devrimsel yada evrimsel olması başka bir konu- dolayısıyla ‘Zana teyze’ ile ‘Ross amcanın’ yaptıkları şeyi iyi anlamak önemli.
Eğer toplumu değiştirmek için siyasi ideolojik bir çaba yapılıyorsa – sanat bu çabada mutlaka gerekli- ancak uygulanan yöntem kişisel çıkarlar için olmalı, işte yukarıda anlattıklarım tam bu noktada duruyor kişisel amaç için çaba gösteren iki Amerikalı…Filmin Hindistan’a bakış açısı bir yazarın kitabında geçen şu cümle ile ne büyük bir benzerlik taşıyor ‘Hindistan Cevizinin Üstünde Neden Kıllar Var?’(2) herhangi bir batılı için ne kadar anlaşılmaz, anlamsız bir madde olan Hindistan cevizi ve o dünyayı anlamaktan tanımaktan uzak sıradan bir Amerikalı veya Avrupalı insanın sorusu gibi; ‘Hindistan Cevizinin Üstünde Neden Kıllar Var?’ filmde aynen böyle diyeceğim ama diyemiyorum çünki fazlası var birde orada yaşananlardan nasıl Oscar alırım sorusuyla yola çıkılmış ve sonuçta çocukların sömürülmesiyle kotarılmış sömürgeci bir filmden başka bir şey çıkmamış ortaya,
Eeee! tabi beyazları bu kadar masum hatta kurtarıcı gibi gösteren bir filme Oscar vermeyip de ne yapacaklar, benim gibi ‘hadi len!’ diyecek halleri yok ya…
Tufan Dinarlı – Söke 2006Not: Kameranın her hareketi kaydettiği filmde bir yer var ki bilinmez kalıyor, ‘Zana teyzemize’ ‘Geleceğin Umudu’ okulunun yöneticisi beş dakika içeride görüşebilirmiyiz diyor ve bir daha film boyunca bu görüşmeden bahsedilmiyor, bir okulun yöneticisi kamera önünde okulu hakkında neden konuşmak istemezki yoksa gizli bir işler mi çeviriyor diye düşünmeden edemiyor insan….

Kaynakça:
(1) ‘Amerika ‘da California ‘da Rene Giuon Derneği 2500 üyesiyle kendilerine 8 yaş altında çocuklarla seks yapmayı hedeflemişlerdir. Bu grubun sloganı ‘8 yaşında seks yap yoksa çok geç kalmış olursun şeklindedir.’’
– Çoçukların Ticari Olarak Cinsel Sömürüsü-rapor.
Yazan: Prof. Dr. Oğuz POLAT http://www.adlitip.org/yazilar/gunceller/paylasim/cocuklarin_ticari_olarak_cinsel_somurusu.htm
(2) “Sıradan Delilik Öyküleri”- Charles Bukowski