Havada Uçan Ayakkabı

Gazetecinin pabucu Bush doğru giderken ABD savaşı aslında şimdi kaybettiÇünkü Bush eğildi, kendini korumak için eğildi ama fark etmez bütün Irak halkı ve Dünya tv lerden bu görüntüyü izledi ve anladılar ki Bush da olsa fark etmez tehlike karşısında ABD nin deyimi ile “kartal bir” bile olsan eğiliyormuşsun.

Aslında ıraklıların sevinci bundan ileri geliyor, şu an ülke hala işgal altında, daha uzun mücadele ve kavga verilmesi gerekiyor ama
Savaşın “moral” üstünlüğü ırak halkına geçti, çünkü dünyanın en büyük ve güçlü devletinin başkanını eğilirken gördüler, doğrudur kendini korumak istedi ve içgüdüsel olarak eğildi ama meselede bu ya “kendini korumak” demek ki süper güç bile olsan kendini “koruman” gerekiyor, yani “dokunulmaz” değilsin.
Sanırım gazetecinin ikinci ayakkabısını fırlatma sebebi de bu olsa gerek o da Bush un eğildiğini gördü ve bundan cesaret alarak ikinciyi fırlattı.

Iraklılar TV de bunu gördüler, bu herkesin bildiği hikâyede ki gibi çocuğun “kral çıplak” diye bağırması gibi bir şey ve birden herkes kralı çırılçıplak olarak görür,
Bir ıraklı için durumu bu görüntülerden sonra şöyle özetleyebiliriz “dünyanın efendisine dokunabiliyorsa artık her şey mümkün!”

Bundan dolayıdır ki bana kalırsa ABD Irak savaşını asıl şimdi kaybetti,

Oysa işgalin nasıl başlayıp bittiğini hatırlarsınız, bizim meclisin teknik bir hata sonucu izin vermediği Irak işgali Kuveytten başlamıştı Umr Kasr ve Basra kentleri günlerce işgale direnmiş burada direnişi kıramayan ABD çölden ilerlemiş ve asıl işleri ülkesini ve Bağdatı savunmak olan ancak bunun yerine kendini düşmana satan üst düzey generaller vasıtasıyla bir tek kurşun bile atmadan 19 Mart 2003 de Bağdata girmişti

Ve bütün dünya Firdevs meydanındaki saddamın heykelinin yıkılışın tv den izlerken elinde ayakkabı ile saddamın heykelinin kafasına vuran bir çocuk gözlere takılmıştı,
İronik değil mi?
O gün ayakkabısı ile Saddamı uğurlayan Irak şimdi de başka bir ayakkabı ile Bush u (hem Irak’tan hem de ABD başkanlığından) uğurluyor.
Bir başka ironi ise Irakta kitle imha silahları var onları yok edeceğiz diyerek dünya kamuoyuna tv kanalları vasıtasıyla yalan söyleyerek Irakı işgal edenlerin yine tv vasıtasıyla –genel geçer bir deyişle- “karizmayı çizdirmeleri”

Şimdi gazeteciyi kınayan gazeteci kuruluşları var, bizim açımızdan bakınca yaptığı yanlıştır demek mümkün, bir gazetecinin en etkili silahı kalemidir, gazeteci objektif olmak zorundadır, bir gazeteci herhangi siyasi parti üyesi olamaz.

Gazetecinin güvenilir olması ve sözünün dinlenmesi için, dik durmalıdır, dik duranların yanında olmalıdır, iktidarın hükümetin ya da belediyenin yanında olamaz, normal şartlarda bunların hepsi doğrudur;
Ama ya ülkeniz işgal altında ise…

ABD Irakı işgal etti, şimdi ayakkabıyı fırlatan ıraklı gazeteci Muntadar Al-Zeidi nasıl diyebiliriz ki “senin en etkili silahın kalemin” kardeşim “yaz işte…”
beş yılda bir buçuk milyon ıraklı öldürülmüş, “yaz” demek, bu sözler yeterli kalır mı?

Düşünün ilk kurşunu sıktığı söylenen gazeteci Hasan Tahsine ne diyebiliriz…

Ve havada uçan ayakkabının bize de öğrettiği bir ders var.
İşgal altındaki bir ülkede bile ABD gazetecileri “bu bizden” “bu değil” diye ayırmıyor, yani “akreditasyona” tabi tutmuyor, yani işgal edilmiş Irak topraklarında gazetecilerin Türkiye de olduğundan fazla özgürlüğü var.

Türkiye de muhalif gazeteciler Başbakan Erdoğanın emri ile Başbakanlığı alınmaz iken Irak ta, muhalif bile olsa ABD Başkanı Bush un basın toplantısına girebiliyor.
Bu da bizim dersimiz.
Ve mizah;
Başbakana ayakkabı meselesini sorumuşlar cevap olarak “hamdolsun ayakkabı Bush’u teğet geçti” demiş

Kadına Yönelik Şiddete Karşı ULUSLARARASI MÜCADELE GÜNÜ



KADINA YÖNELİK ŞİDDETE KARŞI ULUSLARARASI MÜCADELE GÜNÜ VE BİR ŞİDDET TÜRÜ OLARAK MOBBİNG (YILDIRMA)

25 Kasım dünyada Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak anılıyor,

Kadına yönelik şiddet de dayak, küfür vs. gibi şiddet türleri toplumun geniş bir kesiminde oldukça yaygın ancak şiddetin az bilinen ama gittikçe yaygınlaşan bir türüne dikkat çekmek istiyorum,

Dünyada ve ülkemizde okuyanların sayısının artması, kentleşme ve bunun sonucu sanayileşme ile “Beyaz Yakalı” tabir edilen hizmet sektöründe çalışanların sayısı hızla artmış bu beraberinde ev de ve işyerinde yaşanan dünya ve bizim için yeni bir sorunu beraberinde getirmiştir.

Bu da genel anlamı ile “Psikolojik Şiddet” ya da yeni bir kavram olarak “Mobbing (yıldırma) ” adı ile isimlendirilmiştir.

Psikolojik şiddet nedir?
“bireyin psikolojik sağlık durumunu olumsuz yönde etkileyen, onu üzen, bireyin kendisini baskı ve tehdit altında hissetmesine neden olan her tür tutum ve davranış psikolojik anlamda şiddettir”

Bu çok genel konuyu biraz daraltmak gerekirse; genellikle okumuş kadınlar ve erkekler arasında yaşanan ancak şiddet in bir türü olduğu algılanmayan konu olan “aşağılama” dan söz etmek istiyorum.

En basit tanımlama ile söylemek gerekirse pek çok erkeğin kadınlar için söylediği “ben bilirim sen ne anlarsın” diye ifade edilen söylem biçimi.

Ya da örneğin aynı iş yerinde çalışan karı koca arasında yapılan işteki en basit yanlışlıkların bile kadına yüklenmesi ve kadının yetersizliğini vurgulayarak onu iş yerinde ve aile içinde “küçük düşürmek” veya “aşağılamak” da psikolojik şiddet veya bir tür mobbing (yıldırma) olarak tanımlanır.

Mobbing nedir;
Mobbing, Latincede “kararsız kalabalık” anlamına gelen “mobile vulgus” sözcüğünden türeyen “mob” sözcüğü, İngilizce “Kanun dışı şiddet uygulayan düzensiz kalabalık veya çete” anlamına gelmektedir.
İngilizce eylem biçimi olan “mobbing” ise; psikolojik şiddet, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı verme anlamına gelmektedir.

Günümüzde ise öncelikle büyük şirketlerde, gruplarda veya kontrolün zayıf olduğu örgütlerde ya da aile içerisinde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulaması olarak tanımlanıyor.
Mobbing kavramı 1980’lerde Endüstri psikologu Heinz Leyman tarafından tanımlanarak iş yaşamında kullanılmaya başlandı. Mobbing üzerine devam eden çalışmalar 1990’larda özellikle Avrupa’da hız kazandı. Mobbing tanımı yapılmadan önce de işyerlerinde psikolojik yıldırmanın olduğu, sistemli bir şekilde yapıldığı bilinen bir gerçek.

“Mobbing sözcüğü önceleri çocukların birbiriyle olan zorbalık ilişkilerini tanımlamakta kullanılmıştır. İşyerlerinde de 1950-1960’lı yıllarda yapılan araştırmalar, mobbingin sadece çocuklar arasında yaşanmadığını ortaya koymuştur.”

“Mobbing duygusal bir saldırıdır. Yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden, taciz, rahatsız etme ve kötü davranış yoluyla herhangi bir kişiye yönelen saldırganlıktır. Kişiyi iş yaşamından dışlamak amacıyla kasıtlı olarak yapılır. Kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başlar. İşveren ima ve alayla, karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeye yönelik saldırgan bir ortam yaratarak kişiyi işten ayrılmaya zorlar.”

Mobbing Sürecinin Aktörleri
A. Mobbing uygulayanlar (zorbalar)
B. Mobbing mağdurları (kurbanlar)
C. Mobbing izleyicileri

“Mobbinge Uğrayanların Genel Özellikleri

Mobbing(yıldırma) genellikle;

* İşini çok iyi, hatta mükemmel yapan;
* İlişkileri olumlu olan ve çevresindekilerce sevilen;
* Çalışma ilkeleri ve değerleri sağlam, bunlardan ödün vermeyen;
* Dürüst ve güvenilir, kuruluşa sadık;
* Bağımsız ve yaratıcı;
* Zorbanın yeteneklerinden üstün özelliklere sahip olan kişilere yöneliyor. Ama kimi zaman, işyerinde sessiz, iletişim kuramayanlar da mobbingin hedefi olabiliyor.

Zorbalar ise, aşırı kontrolcü, korkak, nevrotik ve iktidar açlığı olan kişiler olarak tanımlanıyor. (Leymann)
Mobbing, işin akışına ya da bir davranışa ilişkin bir anlaşmazlıkla başlar. Daha sonra zorbanın saldırgan eylemleriyle devam eder, saldırganlığa zorbanın dışında yönetim veya iş arkadaşları da katılabilir. Bir sonraki aşamada kurban, sorunun kaynağı, problemli ya da akıl hastası olarak damgalanır. Süreç, işe son verilmesi ya da kişinin ayrılması ile tamamlanır. Bu sonuç, çoğunlukla mobbingin bitmesi anlamına gelmez, çünkü benzer bir iş kolunda çalışmak zorunda olan kişi kötü huylu, asi ya da işten anlamaz olarak damgalanarak referansları kirlenmiş olur.

Mobbing uygulayan kişilerin ve kurbanların kişilik özellikleri ve işyeri koşulları mobbingin nedenlerini açıklıyor. Leyman bunları dört başlık altında topluyor:

1. Kişileri grup kuralını kabul etmeye zorlamak
2. Düşmanlıktan hoşlanmak
3. Can sıkıntısı içinde zevk arayışı
4. Önyargıları pekiştirmek

Ek olarak mobbing uygulayanın kötü kişiliği ve patron olarak bunu hak olarak görmesi, şişirilmiş benmerkezcilik, narsist kişilik, çocukluk travmaları da sayılabilir.

Bodsky Taciz edilmiş çalışan adlı kitabında, “taciz ya da rahatsız etme, insanların kendilerini ayrı tutma ve ayrıcalıklarını koruma için kurulu bir işleyişin olmadığı zaman başvurdukları bir yoldur” şeklinde tanımlamaktadır.

Mobbing davranış biçimleri sınıflandırılması;

1. Kendini göstermeyi ve iletişim oluşumunu etkilemek: Sözünüz kesilir, yaptığınız iş sürekli eleştirilir, jest ve bakışlarla ilişki kesilir, yazılı ve telefonda tehditler vs.
2. Sosyal ilişkilere saldırı: Kimse sizinle konuşmaz, diğerlerinden ayrılmış bir işyeri verilir, çalışanların sizinle ilişkiye geçmeleri yasaklanır, orada değilmişsiniz gibi davranılır.
3. İtibarınıza saldırı: Arkanızdan kötü konuşulur, asılsız söylentiler çıkarılır, kararlarınız sürekli sorgulanır, özgüveninizi olumsuz etkileyen bir iş yapmaya zorlanırsınız.
4. Kişinin yaşam kalitesi ve mesleki durumuna saldırı: Hiçbir özel göreviniz yoktur, sürdürmeniz için anlamsız ve sahip olduğunuzdan daha az nitelik gerektiren işler verilir, işiniz sürekli değiştirilir, özgüveninizi etkileyecek şekilde işler verilir.
5. Kişinin sağlığına doğrudan saldırı: Fiziksel olarak ağır işler yapmaya zorlanırsınız, fiziksel şiddet tehditleri yapılır, doğrudan cinsel taciz ve fiziksel zarar görürsünüz.

Çalışanların Karşılaşabileceği Olaylar;

1. Çalışanların şerefi, doğruluğu, güvenilirliği ve mesleki yeterliliğine saldırılar başlar. (Mesleki yeterlilik sorgulandığı zaman bu, o kişiye güvenilemeyeceği anlamına da gelir. Eğer kişiye güvenilmiyorsa yaptığı iş de değersizdir, kendisi de..)
2. Olumsuz, küçük düşürücü, yıldırıcı, taciz edici, kontrol edici iletişim kurulur. (Verilen süre içinde başarılması zor görevler vermek, izole edilmek, bilginin saklanması, kuralların sıkça değiştirilmesi.)
3. Doğrudan ve dolaylı, gizli veya açık yapılması. (Göz teması kurulmaz, kişi tutarsız gösterilir, görmezden gelinir, yetkileri azaltılır.)
4. Bir veya birkaç kişi tarafından yapılması. (Bu duruma bazen yöneticiler ve çalışanlar da katılır.)
5. Sürekli, çoklu ve sistemli bir biçimde zaman içinde yapılması. (Mobbingin sıklığı ve süresi zararı büyütür.)
6. Hatalı olanın kurbanmış gibi gösterilmesi. (Aniden yetersizmiş gibi gösterilen kişiyle ilgili, önceden şikâyet konusu olmayan bazı hatalar sorun yaratmaya başlar.)
7. Kurbanın itibarını kaybetmeye, kafasını karıştırmaya, yıldırmaya, yalıtmaya yönelik olması ve teslim olmaya zorlaması. (Utandırma eylemleri yapılır.)
8. Kişiyi dışlama niyetiyle yapılması.
9. İşyerinden ayrılmayı kurbanın tercihiymiş gibi göstermek.
10. Örgüt yönetimi tarafından hoş görülmesi, kışkırtılması, teşvik edilmesi. (Çare aramak için başvurulan merciler kişiyi reddeder.)

Mobbingin (Yıldırmanın) Kurbanın Üzerindeki Etkileri

Mobbing insanın mesleki bütünlük ve benlik duygusunu zedeler, kişinin kendine yönelik kuşkusunu artırır, paranoyaya ve kafa karışıklığına neden olur, kurban kendine güven duygusunu yitirir, kendisini yalıtabilir, huzursuzluk, korku, utanç, öfke ve endişe duyguları yaşar. Mobbing, ağlama, uyku bozuklukları, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar giden sağlık sorunları ve travma sonrası stres bozukluğu yaratabilir.

Western Washington Üniversitesi profesörlerinden sosyal psikolog Gary Namie’ye göre, zorbalık kurbanlarının % 41’i bunalıma giriyor, kadınların % 31’i, erkeklerin % 21’i Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) teşhisiyle bir kez daha işyerine dönemeyerek çalışamaz oluyor. Tam anlamıyla çalışanın kuruma ve topluma olan katkısı sıfırlanıyor.
Mobbing kişilere zarar verdiği kadar örgütlere ya da şirketlere de psikolojik ve ekonomik maliyet yükleyerek zarar veriyor bunları genel başlıkları altında toplamak gerekirse;

Mobbingin Örgütlere Psikolojik Maliyetleri
• Bireyler arası anlaşmazlık ve çatışmalar,
• Olumsuz örgüt iklimi,
• Örgüt kültürü ve değerlerinde çöküş,
• Güvensizlik ortamı,
• Genel saygı duygularında azalma,
• Çalışanlarda isteksizlik nedeniyle yaratıcılığın azalması,

Mobbingin Örgütlere Ekonomik Maliyetleri
• Hastalık izinlerinin artması,
• Yetişmiş işgücünün örgütten ayrılması,
• İşten ayrılmaların artmasıyla yeni çalışan alımının getirdiği maliyet,
• İşten ayrılmaların artmasıyla eğitim etkinliklerinin maliyeti,
• Genel performans düşüklüğü,
• İş kalitesinde düşüklük,
• Çalışanlara ödenen tazminatlar,
• İşsizlik maliyetleri,
• Yasal işlem ve mahkeme masrafları,
• Erken emeklilik ödemeleri,

Durdurulabilir ya da engellenebilir mi?

Durdurmak ya da engellemekten önce sorunun varlığını anlamak gerekir. Konu, Türkiye’de ne yasal olarak tanımlanmış ne de bilinen bir olgu haline gelebilmiştir. Sınırlı sayıda insan kaynakları uzmanı ve sayılı psikologun dışında ne sendikalar ne de çalışma bakanlığı böyle bir sorunu gündemine almamıştır. Bu durumda sendikaya danışıldığında ya sorun anlaşılmayacak ya da işyerlerinin doğal bir süreci olarak görülecektir. Çünkü yaygın işsizlik ortamında başka birinin çalıştırılmak istenmesi mümkündür ve sırf bu nedenle bu tip davranışlar sergileniyor olabilir. Mobbing aslında sıkça karşılaşılan yıldırma kavramından çok uzak gibi görünmese de, yıldırma olgusu genel kabul görmüş ve engellenmesi için çalışılmayan bir konu olduğu için, hem olayın psikolojik boyutlarının hem de korunma ve önlemlerin öne çıkarılması açısında mobbing kullanılmaktadır.
Engelleme yönetimleri

Mobbing kurbanlarına, yeni bir iş araması, yardım alması, kendini yalıtmaması, özgüvenini geliştirmesi, olasılıkları hatırlaması, yaraları sarmaya çalışması, yasal işlem yapması ve sendikaya başvurması önerilmektedir.

Mobbingin psikolojik bir saldırı olduğu düşünülürse psikolojik savunma yöntemleri geliştirmek büyük önem taşımaktadır. Böylece alınan yaranın derinleşmesi önlenebilir ve kişi, iş yaşamının dışına atılmaktan kendini kurtarabilir.

Mobbingle (yıldırma)ile karşılaşanların yapması gerekenler

* Zorbaya açıkça duruma itiraz ettiğinizi söyleyin, taciz edici söz ve davranışlarını durdurmasını isteyin. Yanınızda güvendiğiniz ve gerekirse tanıklık edebilecek bir iş arkadaşınız bulunsun.
* Olayları, verilen anlamsız emirleri ve uygulamaları yazılı olarak kaydedin.
* İlk fırsatta zorbayı yetkili birine rapor edin, eşitiniz ise üstünüze, üstünüz ise yönetim kurulu ve insan kaynaklarına durumu açıkça ve kanıtlarıyla bildirin.
* Gerekiyorsa, tıbbi ve psikolojik yardım alın. Hem yardımcı olacaktır, hem de kanıt oluşturacaktır.
* Şikâyetiniz hakkında kuruluşunuz içinde ne yapıldığını araştırın.
* İş arkadaşlarınızla durumunuzu paylaşın, onlar da aynı şekilde rahatsız olabilirler, grupça başvurmanız daha etkili olabilir.

Bunlar mobbingi bir bütün olarak durdurmuyorsa hukuksal başvuru için elinizde yeterince malzeme toplanmış olur. Suç olarak tanımlanması da uygulamaların azalmasında katkı sağlayacaktır. Hem mobbingcilerin geri çekilmesini sağlayacak hem de kurbanların çaresiz kalmasını engelleyecektir.

Avrupa’da konuyla ilgili çok sayıda dava bulunmakta ve ağır para cezaları uygulanmaktadır. Benzer davaların Türkiye’de de açılmasının sağlanması, mobbing konusunda bir bilinç oluşturulması ve işverenin keyfi davranışlarının sınırlandırılması ve son kertede ortadan kaldırılması, sendikaların bu konuda etkinliklerinin artırılması mobbingin azaltılması yönünde önemli bir adım olacaktır.

Türkiye’de mobbing davaları açılmaya başlanmış olup, Şubat 2006’da Jeoloji Mühendisleri Odasına dava açan Tülin Yıldırım bu davayı Aralık 2006’da kazanarak ilk örneği oluşturmuştur. JMO tarafından Yargıtay’a itiraz edilen karar, mahkeme tarafından da Temmuz 2008’de onanması ardından hukuki olarak mobbing davalarının önünü açmıştır.”

Yararlanılan kaynaklar:
http://www.mobbingturkiye.net/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mobbing
http://www.hukuki.net/forum/
http://blog.milliyet.com.tr/
Mobbing – Dr. Necati CEMALOĞLU
“Mobbing Kavramının Türkçe Serüveni” Yazan: Oktay Eser, İstanbul Kültür Üniversitesi

Nazım Hikmet Ölüm Yıldönümünde Anıldı

NAZIM HİKMET ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANILDI

“Sevdalınız komünisttir,

on yıldan beri hapistir,

yatar Bursa kalesinde.”

Nazım Hikmet’in “Yatar Bursa Kalesinde ” şiiri böyle başlar yaşamı boyunca komünist olarak kalmış olan Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümeti tarafından pasif bir göreve atanmış, daha sonra yanlışlara yaptığı muhalefet yüzünden yurt dışına kaçmak zorunda bırakılmış. Cumhuriyet kurulurken “demokrasi” unutulduğu(!) için Türkiyeye geldiği yıllarda yazdığı “şiirleri” yüzünden “düşünce suçlusu” olarak yıllarca hapislerde yatmıştır.

 …..

“Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,

en âlâ mertebeye ermiş yatar,

yatar Bursa kalesinde.”

……

Ama, Nazım’ın

“Memleket toprağındadır kökü,

Bedreddin gibi taşır yükü,

yatar Bursa kalesinde.”

…….

Evet kökü memleket toprak’ında olan Nazım ustanın Geçtiğimiz pazar günü – 3 haziran- ölüm yıldönümü idi.

1963 yılında Moskovada ölen usta geçtiğimiz günlerde Söke de Eğitimsen Söke Temcilciliği tarafından üç yıldır yapılan ve artık nerdeyse geleneksel hale gelen bir etkinlikle anıldı.

 Bu yıl ki etkinlik, her yıl olduğu gibi, tamamen amatörler (dikkat! acemiler değil, amatörler ) tarafından hazırlandı, bunların arasında öğretmenler, tiyatrocular ve öğrenciler vardı.

 Bu yılki etkinliği izleyemeyenler yada gelipte yer bulamadığı için geri dönenler de oldu (-ki bu arada istek olursa, belki gecenin tekarı yapılabir.) Nazım Hikmet’i ölüm yıldönümünde anma etkinliki sinevizyon gösterisi ve canlı performansların birlikte sunulduğu bir görsel şölen şeklinde geçti

 Etkinlik için gelenler öncelikle Ayfer Özcanyüz, Birgül Bağcık ve Gültekin Rüzgar’ın resim çalışmalarını izlediler ardından ise, yaklaşık elli dakika kadar süren anma etkinliği izleyen bu oldukça kalabalık topluluk, gösteri bitiminde ise düzenleyenleri ayakta alkışladı.

 Etkinlik Eğitim Sen Söke Temsilciliği Yönetim Kurulu Üyesi ve Kadın Kolları Başkanı Sevay Açıcı Akkan’ın açılış konuşması ile başladı ve Nazım’ın hayatı hakkında bilgiler verdikten sonra etkinliğe katkıda bulunanlara teşekkür ederek konuşmasını bitirdi ardından sinevizyon gösterisi yapıldı ve şiirler okundu.

 Burada bir noktaya değinmekte fayda var Eğitim Sen “katkıda bulunanlara teşekkür etme” kısmını artık dikkatli bir şekilde yapıyor ancak başka bazı etkinliklere bakıyorum da, bu katkıda bulunanlara teşekkür etmek kısmı genellikle es geçiliyor veya hızlı geçiliyor, neden diye sorunca da aldığınız yanıt genellikle, “izleyici bunun uzun olmasını pek sevmez”, şeklinde bir cevap veriliyor. O zaman izleyiciye bir kaç söz söylemek gerekiyor;

 Katkıda bulunanların tamamı bu işi gönüllü bir şekilde yapıyor, hiç bir karşılık beklemeden ve kendine ait zamanı başkalarına ayırarak, aslında büyük bir özveri de bulunuyor, yaşama sadece izleyici olarak değil ayrıca üretici olarak da katılıyor ki, bu en önemli kısım, bunun için izleyenlerin, en azından bu harcanan emeğe saygıdan dolayı katkıda bulunanlara teşekkürü mutlaka dinleyip, kimlerin ürettiğini öğrenmesi ve onları desteklemesi açısından yararlı olduğunu düşünüyorum –ki bu isimler okunduktan sonra küçük bir alkışla bu kişileri de desteklediklerini gösterebilirler-

 ve tabi daha da güzeli siz de katkıda bulunun sizinde isiminiz teşekkür kısmında okunsun.

 Bu dinletide şiirleri Nurcan Erdoğan, Fatih Erdoğan, Alper Esin, Özge Esin, Songül Yılmaz ve Yılmaz Tağaç okudular, sinevizyon gösterisini Mesut Çağlar hazırladı, dramatizeyi ise Söke Belediyesi Şehir Tiyatrosu Oyuncuları ile yönetmenleri Hüseyin Akkaya canlandırdı

evet katkıda bulunan herkese tekrar teşekkürler deyip Nazım’ın “yatar bursa kalesinde”şiirinin son kıt’ası ile bitirelim;

……..

“Yüreği delinip batmadan,

şarkısı tükenip bitmeden,

cennetini kaybetmeden,

yatar Bursa kalesinde.”

“Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”Ya da Hepimiz Savaşa Karşıyız?

“Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz”Ya da Hepimiz Savaşa Karşıyız?

Hrant dinkin cenazesinde onbinler “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz” diye bağırınca, mhp liler ayağa kaltılar “vay bu kişiler şehit cenazelerinde neden yok” “orada niye böyle bağırmıyorlar” diye, oysaki bu kadar kızmalarına gerek yok bu kişiler her yıl dünya barış gününde de “savaşa hayır!” diye bağırıyorlar oradada mhpliler yok, bu yıl dünya barış gününe sizlerde katılın hep beraber “savaşa hayır, barış hemen şimdi!” diye bağıralım ki hem sesimiz daha gür çıksın hemde cenaze arkasından yürümek zorunda kalmayalım

Sloganın ortaya çıkışı hakkında bilgi:

Sloganın tarihini Hürriyet Gazetesi yazarı Hadi Uluengin de, cumartesi günü köşesinde anlattı:

Ulusumuz için ne denli bir onur ve ne denli bir asalet madalyasıdır ki, Hrant Dink’in katlinden beri alnımız “hepimiz Ermeniyiz” sembolüyle pırıldıyor. Aslında, yukarıdaki simgeselliğin kökeni 1943 Ekimine uzanır. Çünkü o tarihte Hitler Almanya’sı, Danimarka halkının ve hükümetinin 1940’taki işgal başından beri Nazilere teslim etmeyi reddettiği Yahudileri mutlaka toplamak kararı aldı. Operasyonları kolaylaştırmak için de, gamalı haç boyunduruğu altındaki diğer yerlerde olduğu gibi, ilk iş olarak Musevilerin göğüslerine sarı Davudi yıldız yerleştirilmesini istedi. Berlin özel temsilcisi Werner Best bunu Danimarka Sarayı’na bir ültimatom olarak sundu.Fakat, pes etmek ne kelime ve tam tersine, Kral 10. Kristian derhal meydan okudu. İşgalci komutana, böyle bir durumda kendisinin ertesi sabahtan itibaren Davudi yıldız dikilmiş resmi üniformayla Kopenhag sokaklarında yürüyüşe çıkacağını bildirdi. Taçlı devlet yöneticisinin yukarıdaki tavrı duyulur duyulmaz da, zaten hiçbir şekilde Nazilerle uzlaşmamış olan ülke ahalisi şu slogan etrafında birleşti: “Hepimiz Yahudiyiz”!

Köy Enstitüleri Tarihçesi

Köylülerin eğitimi konusu Osmanlı imparatorluğunda ilk olarak 19.yy.da
gündeme gelmiştir, Osmanlı imparatorluğundan Cumhuriyet’e gelinceye
kadar köylere eğitim vermek ve köylüleri ilk okul düzeyinde eğitmek
meselesi, köylerde açılan camilerde, çoğunlukla medresede yetişmiş
hocalar tarafından verilirdi.
Tanzimat hareketi, medreseye ek olarak okullar açarak yeni hamleler
yapmayı hedefliyordu. 1848 tarihinde İstanbul`da açılan
Darülmuallimin bu anlayışla açılan okullardan ilkidir.
Bu okulların sayıca azlığı daha sonraki yıllarda köylere öğretmen
yetiştirme konusu sık sık gündeme gelmesine yol açmış buna rağmen
Trablusgarp, Balkan ve 1. paylaşım savaşının yol açtığı kargaşa
ortamından dolayı konu kapatılmıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kuruluşundan sonra bu konu
gündeme alınır. Durumun incelenmesi ve çözüm yolları bulunması için
Amerikalı pedagog John Dewey ülkemize getirildi. Köy okullarına, Türk
hayatının temeli olan çiftçilerin gereksinimlerini karşılayacak
okullara, öğretmen yetiştirecek tipte öğretmen okullarına ihtiyaç
vardır diyen John Dewey’in tespitleri üzerine 1926’da Kayseri’de ve
1927’de Denizli’de olmak üzere iki tane 3 yıllık Köy Öğretmen Okulu
açıldı. Bu okullar 1932–1933 yıllarında, Öğrencilerinin şehir ve
kasabalardan alınması, köye göre yetiştirilmemeleri gibi nedenlerle
beklenen başarının sağlanamadığı gerekçesiyle kapatıldı.
1935–1936 yıllarında Anadolu’da eğitim durumu şöyle idi; tüm halkın
%20,4’ü köy halkının ise %15,5’i okur-yazardı. Şehir ve kasaba
çocuklarının %75’i okula gitmekteydi. Köy çocuklarında bu oran %25’e
düşmekteydi. Ayrıca köy çocuklarının eğitimi genellikle 3 yıllık
okullara gideriliyorlardı.
40,000 köyden 35,227’si okulsuzdu. Ülkedeki toplam resmi ilkokul